Bir varmış, bir yokmuş.
Güneşin bile duvarlarına dokunmaktan imtina ettiği ahşap bir konağın en üst katında, varlığı etrafındaki havayı emen, teni cehennem sıcağıyla mühürlenmiş bir kadın yaşarmış. Adımları mermeri kavurur, nefesi gümüş şamdanları eritir, damarlarında kan yerine ağır ve zehirli bir kibir akarmış. Etrafındaki her erkek, bu ateşte bir saniyede kül olmaya teşne birer pervaneymiş.
Günlerden bir gün, konağın sokağında bir adam belirmiş. Gözlerinde ne bir pervane telaşı ne de bir korku; sadece dipsiz, ağır bir adanmışlık varmış. Kadın bu sessiz ve sarsılmaz iradeyi gördüğünde onu kendi fırınında eritmeye ant içerek ahşap tırabzanlardan aşağı eğilmiş ve zehirli mührünü fısıldamış:
“Şu penceremin altındaki kara taşa oturacaksın. Tam yüz gece. Ayaz etini yırtarken gözün perdemden milim sapmayacak. Eğer yüzüncü şafakta o taşın üzerinde hâlâ nefes alıyorsan bu ateş senindir.”
Adam tek kelime etmeden kalın paltosunu omuzlarından sıyırıp ve o kara taşa çökmüş.
İlk on gece, gökyüzü yıldızlarını birer birer söndürürken yukarıdaki kadın kibrin o yumuşak yatağında uzanıp aşağıda üşüyen bedeni mağrur bir tebessümle izliyormuş. Otuzuncu geceye doğru kar fırtınaları adamın omuzlarında buzdan bir dağ ördüğünde aynada kendi kusursuzluğunu tarayan kadının tarağı saçlarına takılmaya başlamış. O dondurucu karanlığın içindeki adam yalvarmadıkça, ölmedikçe, aynadaki o kusursuz akse ince bir çatlak düşüyormuş.
Kırkıncı, ellinci, altmışıncı geceler birbirine eklemlendikçe adamın o dondurucu ayazın içindeki heykelsi sükûneti, kadının ipek duvarlarını sessizce yıkıyormuş. Dışarıdaki o sarsılmaz irade direndikçe kadının parmak uçlarına tarifsiz bir ateş hücum ediyor, içindeki kibir eriyip yerini vahşi bir açlığa bırakıyormuş. Yetmişinci gecenin rüzgârları sokağı döverken kadın artık aynalara bakamaz, tırnaklarını avuç içlerine geçirerek pencere pervazından ayrılamaz olmuş. O hapseden değil, kendi evinin içinde o kara taşa görünmez zincirlerle bağlanmış bir esirmiş artık. Adam dondukça kadın cayır cayır yanıyor; o boyun eğmezliği parçalayıp kendi cehennemine katma arzusu zehirli bir sarmaşık gibi gırtlağına sarılıyormuş.
Doksan dokuzuncu gecenin zifiri karanlığı çöktüğünde konaktaki bütün şamdanlar devrilmiş, ipek tüller avuçlarda buruşmuş. Kadın nefes nefese, ihtirastan aklını yitirmek üzere, odanın içinde çırpınarak şafağın sökmesini bekliyormuş. Vuslat artık adamın ödülü değil, kadının hayatta kalabilmesi, bu kudurmuş şehvetin içinde kendi kendini yakıp bitirmemesi için tek şartmış.
Ve nihayet gökyüzü, gri bir ustura gibi geceyi kestiğinde yüzüncü şafak sökmüş.
Aşağıda, çenesi göğsüne düşmüş adamın zihnindeki son kıvılcım da tam o an sönüvermiş. Yüz gecedir damarlarında harlanan o kadın silüeti titreyip kaybolmuş, arzu ölmüş, beklenti buharlaşmış. Kalbinde sadece devasa, uyuşturan, buz gibi bir hiçlik kalmış. Kemiklerinden dökülen ince bir çatırtıyla usulca doğrulmuş. Omuzlarındaki kar kütlesi ıslak taşa yığılırken başını kaldırıp yukarıya, camı tırmalayan, şehvetten gözü dönmüş o gölgeye bakmış.
Bakışlarında ne bir öfke ne bir intikam ne de bir kırgınlık varmış. Ölü bir taşa, içi boşalmış bir çukura bakar gibi bakmış ve usulca sırtını dönmüş. Adımları sokağın parke taşlarında tok bir yankı bırakarak uzaklaşmış; sisin içinde eriyip silinmiş.
Yukarıda cam büyük bir gürültüyle açılıp kadın yarı beline kadar aşağı sarktığında geriye sadece erimiş kardan siyah bir leke kalmış. Adamın o sessiz gidişinin bıraktığı mutlak boşluk, kadının yüz gecedir harladığı o devasa şehvetle çarpışmış ve kadının gırtlağından kopan, konağın duvarlarını titreten sağır edici bir çığlığa dönüşmüş.
O odada, bir daha hiç sönmeyecek zifiri bir delilik, işte o şafak vakti başlamış.
Külün Altındaki Hakikat: Masalın Psikolojik Anatomisi
Bu anlatı, Akdeniz ve İtalyan halk efsanelerinde kök salan, Giuseppe Tornatore’nin Cinema Paradiso (1988) filminde ise bir aşk trajedisi olarak hafızalara kazınan “Asker ve Prenses” hikâyesinin modern ve karanlık bir yeniden doğuşudur.
Yüzyıllardır anlatılan o klasik masalda asker, kibrinden yanına yaklaşılmayan prensesin balkonu altında tam doksan dokuz gece bekler ve yüzüncü geceye adım atmadan, kalbini ve gururunu kurtarmak için arkasına bakmadan çekip gider. Orada asker, gururlu bir kurbandır.
Ancak okuduğunuz bu metin, romantizmin sınırlarını paramparça ederek ego, iktidar ve narsisizm üzerine kurulu bir psikolojik savaşı belgeler. Burada adam, doksan dokuzuncu gecede kaçıp kendini kurtarmayı seçmemiştir; o, yüzüncü şafağa kadar sabrederek vaktini ve vaadini milimetrik olarak doldurmuştur. Çünkü amacı kadını kazanmak değil, kadının o tapınaklaşmış kibrini ve vahşi arzusunu, ulaştığı o mutlak “hiçlik” ile sonsuza dek boğmaktır.
Klasik efsaneler aşkı yüceltirken, bu kara masal bize şu soğuk gerçeği fısıldar:
Bir insanı kendi cehenneminde yakmanın tek yolu, ona tamamen itaat edip ardından onu o mutlak boşlukla baş başa bırakmaktır.
Zifiri delilik, işte o şafak vakti, o boşlukta başlamıştır.