Tavşan ve Tilki

Tavşan ve Tilki

Zekanın güce üstünlüğünü anlatan bu kadim Tavşan ve Tilki Efsanesi, kurnazlık ve kibrin edebi bir dille işlendiği sürükleyici bir eser.
Tavşan ve Tilki’nin Tarihçesi

1920 yılında Mikmak yerlilerinin sözlü geleneğinden derlenerek yazıya geçirilen bu asırlık dünya klasiği, zekanın kaba güce ve kibre karşı kazandığı zaferi evrensel bir dille aktaran, derin felsefi altyapıya sahip bir köken efsanesidir.

Bir varmış, bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, uçsuz bucaksız, yemyeşil ormanların birinde kurnaz mı kurnaz, sevimli mi sevimli bir Tavşan yaşarmış. Dışarıdan çok sevimli görünen bu Tavşan’ın gizli bir sırrı varmış: Hırsızlık! Hem de sıradan bir hırsız değil, tam bir gece hırsızıymış. Ay ışığı gökyüzünü parlattığında, pofuduk patileriyle tarlalara gizlice sızar; taptaze lahanaları, çıtır marulları, leziz fasulyeleri midesine indirmeye bayılırmış.

Bu güzel ormanın derinliklerinde, kendi halinde yaşayan yaşlı, yalnız bir dul kadın varmış. Zavallı kadının ne bir yardımcısı ne de avlanacak gücü varmış. Ama pes etmemiş; evinin arkasına küçük, şirin mi şirin bir sebze bahçesi kurmuş. Sabah güneşinin ilk ışıklarından, akşam batana kadar durmadan çalışır; toprağı kazar, sebzeleri sular, yabani otları temizlermiş. Bahçesinde öyle güzel şeyler yetişirmiş ki… Kocaman yeşil lahanalar, kıpkırmızı havuçlar, sapsarı fasulyeler, tombul bal kabakları ve sıra sıra mısırlar! Kadın bu sebzeleri ormandaki avcılarla takas eder, karşılığında balık ve et alıp gül gibi geçinir gidermiş.

Ama günlerden bir gün… Bizim kurnaz Tavşan ormanda fink atarken bu gizli bahçeyi keşfetmesin mi? O günden sonra bahçenin huzuru kaçmış. Tavşan, her gece ay ve yıldızlar gökyüzünde belirdiğinde bahçeye dadanmış. Lahana ve havuçları lüpür lüpür yedikçe tombullaşmış, kürkünün parıltısı uzaklardan seçilir olmuş.

Ertesi sabah bahçeye gelen yaşlı kadın bir bakmış ki, en güzel lahanaları, en tatlı havuçları gitmiş! “Aman Allah’ım, kim yapıyor bunu?” diye dövünmüş. Aklına ilk olarak ormanın ünlü hırsızı Tavşan gelmiş ama elinde bir kanıt yokmuş. Gecelerce nöbet tutmuş ama kurnaz Tavşan o kadar sessiz, o kadar gölge gibi hareket ediyormuş ki, kadıncağız karanlıkta hiçbir şey görememiş.

Sonunda kadın, “Böyle olmayacak” demiş kendi kendine. “Eğer bu hırsızı durduramazsam, kışın soğuğunda açlıktan feci şekilde hastalanacağım. Ona öyle bir tuzak kuracağım ki, kim olduğunu kendi gözlerimle göreceğim!”

Hemen işe koyulmuş. Bahçenin arkasındaki çam ve köknar ağaçlarından kaplar dolusu yapış yapış reçine ve çam sakızı toplamış. Bu yapışkan sakızı yoğura yoğura, insan şeklinde küçük bir korkuluk yapmış. Korkuluğun yüzüne parıl parıl parlayan cam boncuklardan iki göz, çam kozalağından bir burun koymuş. Saçlarını ise mısır püsküllerinden ve sarı yosunlardan örmüş. İşte karşısında sırım gibi duran yapışkan bir “Sakız Adam” varmış! Kadın bu Sakız Adam’ı tam bahçenin giriş kapısına, patikanın ortasına yerleştirmiş. “Gör bakalım şimdi bahçeme hırsız girebiliyor mu!” diyerek evine çekilmiş.

Gece olup da kocaman, sapsarı dolunay ağaçların arkasından yükseldiğinde, bizim Tavşan her zamanki gibi ıslık çalarak bahçeye doğru ilerlemiş. Tam kapıya yaklaşmış ki, bir de ne görsin? Ay ışığının altında, patikanın tam ortasında bir adam dikiliyor! Sonbahar yaklaştığı için ormanı hafif gri bir sis kaplamış, dolunayın vurduğu Sakız Adam’ın gölgesi yerdeki çimenlerin üzerine devasa bir dev gibi yansıyormuş.

Tavşanın korkudan yüreği ağzına gelmiş, yaprak gibi titremeye başlamış. Hemen bir ağacın arkasına saklanıp beklemeye başlamış. Dakikalar geçmiş… Ne ses var ne seda! Sadece ormandaki cırcır böceklerinin sesi duyuluyormuş. Bizimki biraz cesaretlenmiş, parmak uçlarında yürüyerek korkuluğa yaklaşmış. Bakmış adamda tık yok. Karnı da öyle açmış ki, içeriden gelen taptaze sebzelerin kokusu burnuna dolunca cesareti iyice katlanmış.

Büyük bir gururla Sakız Adam’ın karşısına dikilmiş ve dik kafalı bir sesle, “Hey sen! Çekil önümden de bahçeye geçeyim!” demiş. Ama adamdan çıt çıkmamış.

Tavşan sinirlenmiş. “Sana diyorum, duymuyor musun? Çekil diyorum yoksa fena yaparım!” diye bağırmış. Yine cevap alamayınca öfkeden gözü dönmüş ve “Al sana o zaman!” diyerek sağ yumruğunu Sakız Adam’ın suratına yapıştırmış!

O da ne? Tavşanın eli sakıza öyle bir saplanmış ki, çekmiş çekmiş ama bir türlü kurtaramamış. “Bırak elimi! Çabuk bırak yoksa diğer elimle vururum!” diye avazı çıktığı kadar bağırmış. Ve güm! Sol yumruğunu da sallamış. Ama tüh… Sol eli de yapışıp kalmış!

Tavşan iyice çıldırmış. “Demek ellerimi tutuyorsun ha? Şimdi seni tekmeleyeceğim!” diyerek sağ ayağıyla bir tekme savurmuş. Pat! Ayağı da yapışmış. Sol ayağıyla vurmuş, o da yapışmış! Artık öfkeden ve korkudan ne yapacağını bilemeyen Tavşan, “Seni gidi hain adam, seni ısıracağım!” diyerek korkuluğu ısırmış. Ama dişleri de yapışıp kalmasın mı? Son bir gayretle tüm gövdesiyle korkuluğu devirmeye çalışmış ama nesi var nesi yoksa Sakız Adam’ın üzerine yapışmış, adeta onunla bir bütün olmuş!

Tavşan yakalandığını anlayınca ormanı ayağa kaldıran çığlıklar atmaya başlamış: “İmdat! Kurtarın beni! Bırak beni!”

Gelen çığlıklar üzerine yaşlı kadın elinde feneriyle evden fırlamış. Bahçe kapısına geldiğinde Tavşanın halini görünce kahkahayı basmış. “Ahaaa! Demek benim bahçemi talan eden gizli hırsız sendin ha! Seni gidi hırsız zararlı yaratık! Bu gece senin cezanı keseceğim, bu iş burada bitecek!” demiş.

Kadın yapışkan korkuluktan Tavşanı zor bela çekip almış, onu sımsıkı, kalın bir çuvalın içine tıkmış. Çuvalın ağzını da kalın bir urganla sıkıca bağlamış. “Sen burada bekle, ben içeriden baltamı getirip işini bitireyim” diyerek oradaki patika yolun üzerine çuvalı bırakıp evine gitmiş.

Zavallı Tavşan çuvalın içinde “Şimdi ne yapacağım, nasıl kaçacağım?” diye dövünüp dururken, o sırada ormanda sinsi sinsi gezinen Tilki çıkagelmiş. Tilki karanlıkta ve sisin içinde önünü göremediği için patika yoldaki çuvala ayağı takılmış ve güm diye yere kapaklanmış!

Burnunu yere çarpan Tilki sinirden çılgına dönmüş. Ayağa kalkıp, “Kim koydu bu pis torbayı buraya!” diyerek çuvalı tekmelemeye başlamış. İçerideki Tavşan acıyla feryat edince, Tilki durmuş. “Hey! Kim var o torbanın içinde?” diye sormuş.

Tavşan içeriden bitkin bir sesle, “Ah dostum Tilki, benim, senin eski arkadaşın Tavşan!” demiş. Tilki şaşırmış. “Senin ne işin var yahu bu çuvalın içinde? Neden saklanıyorsun?”

İşte tam o an, kurnaz Tavşanın kafasında şimşekler çakmış! Tilki’nin uzun zamandır evlenmek için bir eş aradığını ama ormanda kimse ona güvenmediği için hep yalnız kaldığını çok iyi biliyormuş. Sesini hemen değiştirmiş, sanki çok üzgünmüş gibi hıçkırarak konuşmaya başlamış:

“Ah sorma Tilki kardeş, sorma… Bu bahçenin sahibi yaşlı kadın var ya… Benimle o kocaman, dünya güzeli, tombul torununu zorla evlendirmek istiyor! Ben ‘Evlenmem, ben daha çok gencim’ diye reddedince beni yakalayıp bu çuvala kapattı. Şimdi eve kızını ve gelinliğini getirmeye gitti. Bu gece tam bu ay ışığının altında bizi zorla evlendirecek! Ama ben evlenmek istemiyorum, ben çok ufak tefek ve zayıfım, o kız ise çok büyük ve çok şişman! Boo-hoo-hoo!” diye sahte gözyaşları dökmüş.

Bunu duyan Tilki’nin gözleri parıldamış, ağzının suyu akmış. “Yaa? Demek evlendirecek? Aslında biliyorsun ben uzun zamandır bir eş arıyorum ve iri kıyım, tombul insanları çok severim! Ne dersin Tavşan, çuvalda senin yerine ben geçsem? Gece karanlık olduğu için yaşlı kadın gölgeler arasında benim tilki olduğumu anlamaz, ben de o güzel kızla evlenmiş olurum!” demiş.

Tavşan içinden “Sazan otu gibi atladı!” diye gülerek, “Ay harika olur Tilki kardeş! Hadi hemen aç torbayı!” demiş. Tilki hemen ipleri çözmüş, Tavşan çuvaldan fırladığı gibi çıkmış. Tilki de heyecanla çuvalın içine girip kurulmuş. Tavşan çuvalın ağzını eskisinden daha sıkı bağlamış ve arkasına bile bakmadan ormanın derinliklerine doğru depar atmış.

Çok geçmeden yaşlı kadın içeriden bileme taşında bilediği devasa baltasıyla geri gelmiş. Baltayı taşa sürterek “Kırt… kırt…” diye sesler çıkarıyormuş. “Şimdi senin işini bitireceğim sinsi hırsız! Bir daha hiçbir dul kadının emeğini çalamayacaksın!” demiş.

Çuvalın içindeki Tilki, baltanın sesini ve kadının sert sözlerini duyunca buz kesmiş! “Eyvah! Tavşan beni fena kandırdı, düğün falan yok, beni kesecekler!” diye anlamış. Kadın öfkeyle çuvalın bağını açar açmaz, Tilki can havliyle çuvaldan öyle bir fırlamış ki, kadın ne olduğunu anlamadan gecenin karanlığında gözden kaybolmuş.

Tilki arkasından bakıp yıldızların üzerine yemin etmiş: “Yemin ederim ki o Tavşanı bulduğum yerde parça pinçik edeceğim! Bu intikam burada kalmayacak!” diye kükremiş. Gecelerce, günlerce ormanda köşe bucak Tavşanı aramış.

Ertesi gün akşama doğru, nehrin öteki tarafındaki bir açıklıkta Tavşanın yaban sebzelerini kıtır kıtır yediğini görmüş. Tilki sudan çok korktuğu için nehrin karşısına geçemiyormuş. Sesini yumuşatarak Tavşanı kendi tarafına çağırmaya çalışmış: “Tavşan kardeş, canım arkadaşım! Bak burada çok daha güzel otlar var, gelsene bu tarafa.”

Tavşan yemeyi bırakıp Tilki’ye bakmış ve gülmüş. “Gelmeyeyim Tilki kardeş, benim burada keyfim yerinde. Hem sen ottan ne anlayacaksın? Bak, nehrin tam ortasında ne var biliyor musun? Kocaman, sapsarı, yuvarlak bir tekerlek peynir duruyor! Suyun dibinde!” diyerek nehre doğru patisini uzatmış.

Tilki nehre bakmış. Gerçekten de suyun içinde kıpkırmızı, sapsarı parlayan yuvarlak bir şey varmış! Tabii ki o peynir değil, gökyüzündeki dolunayın sudaki yansımasıymış. Ama peynire bayılan saf Tilki, “Yaşasın peynir!” diyerek cup diye nehre atlamış. Suyun dibini aramış taramış ama peynir meynir yokmuş! Üstelik nehir sığ olduğu için boğulmamış ama sırılsıklam olmuş, çok korkmuş ve soğuktan titreyerek kıyıya çıkmış. Tavşanın kendisini yine kandırdığını anlayınca öfkeden köpürmüş ama çaktırmamaya çalışmış.

Tavşan ise karşı kıyıda gevrek gevrek gülerek bir şeyler atıştırmaya devam ediyormuş. Tilki, “Hey Tavşan, o yediğin şey ne öyle? Çok lezzetli görünüyor,” demiş, onu lafa tutup yakalamak için bir plan düşünüyormuş.

Tavşan, “Ooo, Tilki kardeş, bu yediğim dünyanın en tatlı, en olgun meyvesi! Yerli kavunu bunlar!” demiş. Aslında yediği şey, dışı tamamen sert ve batıcı dikenlerle kaplı yaban hıyarıymış! “Sana da bir tane fırlatayım mı? Ama bak, bunun sırrı ne biliyor musun? Çiğnemeden, tek lokmada yutacaksın! O zaman tadı efsane oluyor!” demiş ve kocaman, dikenli yaban hıyarını nehrin karşısına, Tilki’ye doğru fırlatmış.

Açlıktan gözü dönen ve karanlıkta ne yediğini görmeyen Tilki, hıyarı kaptığı gibi Tavşanın dediği gibi tek hamlede yutuvermiş! Amanın! Dikenli hıyar Tilki’nin boğazına bir saplanmış ki… Tilki nefessiz kalmış, öksürmeye, tıkanmaya, boğulma sesleri çıkarmaya başlamış. Gözleri yuvalarından fırlamış! O orada “Öhö! Öhö! Öhö!” diye boğulurken, Tavşan arkasını dönüp kahkahalarla ormandan kaçmış.

Ertesi gün Tilki boğazındaki dikenleri binbir güçlükle çıkarmış. Bu sefer gerçekten ant içmiş: “Bu sefer acımayacağım! Gördüğüm ilk yerde tek bir kelime bile etmesine izin vermeden onu paramparça edeceğim!”

Tavşan bütün gün çalıların arasında saklanmış. Akşamüstü güneş batarken, gökyüzü kıpkırmızı olduğunda ve rüzgar sustuğunda, her zamanki gibi bir kütüğün üzerine oturmuş, yerli flütünü (kavalını) üflemeye başlamış. Müziğin sesini duyan Tilki sinsi adımlarla yaklaşmış, tam arkasından üzerine atlayacakken, Tavşan son anda onu fark etmiş. Ama hiç bozuntuya vermemiş.

Tilki tam pençesini kaldırmışken Tavşan aceleyle, “Oooo, Tilki kardeş! Tam zamanında geldin!” demiş. “Haberin var mı? Kabile şefinin dünya güzeli kızı büyük bir savaşçıyla evlendi. Birazdan düğün alayı tam bu patikadan geçecek. Benden rica ettiler, ‘Tavşan kardeş, kütüğün üzerine otur, düğün alayı geçerken bize flütünle güzel müzikler çal’ dediler. Karşılığında bana bir çuval dolusu altın verecekler ve büyük düğün ziyafetine davet ettiler. Hadi, sen de bana katıl, beraber çalalım! Parayı kırışırız, sonra da düğünde çatlayana kadar yer içeriz!” demiş.

Açgözlü Tilki’nin aklına hemen haince bir plan gelmiş. “Tamam,” demiş içinden. “Şimdi bununla flüt çalarım, parayı alınca Tavşanı öldürürüm, flütünü de alır düğüne tek başıma gider, krallar gibi eğlenirim!” Öfkesini bir kenara bırakıp, “İyi ama benim flütüm yok ki, nasıl çalacağım?” demiş.

Tavşan hemen flütünü Tilki’ye uzatmış: “Al benimkini al! Benim evde bir tane daha var, hemen koşup onu getireyim, düğün alayı gelmeden yetişirim!” demiş.

Tilki flütü almış ve avazı çıktığı kadar üflemeye başlamış. Tavşan ise güya flüt almaya gidiyormuş gibi çalıların arasında kaybolmuş. Ama bu sefer Tilki’yi tamamen bitirmeye kararlıymış. Evine gitmek yerine, Tilki’nin oturduğu kütüğün etrafındaki bütün kuru çalıları, otları çakmak taşıyla ateşe vermiş! Dört bir yanı alevler sarmış.

Bizim saf Tilki, flütü öyle yüksek sesle ve büyük bir şevkle çalıyormuş ki, arkasından gelen alevlerin çıtırtısını, odunların yanma sesini hiç duymamış. Etrafı saran turuncu parıltıyı da dolunayın parlak ışığı sanmış!

Alevler tam arkasına kadar gelip kuyruğunu yakmaya başlayınca Tilki “Yandım anam!” diye fırlamış! Bir bakmış ki dört bir yanı devasa bir ateş çemberiyle sarılı, kaçacak hiçbir delik yok! Can havliyle, bütün gücünü toplayıp alevlerin üzerinden karşıya doğru bir atlamış ki…

Canını zor kurtarmış kurtarmasına ama o muhteşem, simsiyah, gümüş benekli kürkü tamamen kavrulmuş, kızıl-kahverengi berbat bir renk almış! Göz kapakları sıcaktan ve dumandan kıpkırmızı olmuş, acı içinde kıvranmaya başlamış. Ormanın derinliklerine doğru kaçarken, “Pes ediyorum!” diye bağırmış. “Bu Tavşan şeytanın ta kendisi! Onunla aşık atamam, canımı zor kurtardım!” diyerek intikam almaktan tamamen vazgeçmiş.

O günden sonra Tilki ve Tavşan bir daha asla yan yana gelmemiş, arkadaş olmamışlar. Ve işte çocuklar, o geceden beri bu Tilki’nin soyundan gelen tüm tilkilerin gözleri kıpkırmızı, kürkleri ise Tavşanın yaktığı ateşin renginde, yani kızıl-kahverengi kalmış. Kurnaz Tavşan ise flütünü çala çala ormanda mutlu mesut yaşamaya devam etmiş.

Gökten üç elma düşmüş; biri bu masalı anlatanın başına, biri kurnazlığıyla hayatta kalan Tavşanın başına, biri de dersini alan saf Tilki’nin başına..

Bu Tavşan Masalını Beğendiyseniz:

Yorum bırakın

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir