Bir varmış, bir yokmuş… Gecelerin sadece yıldızlara ve âşıklara ait olduğu o çok eski zamanlarda, büyük bir meşe ağacının dallarında yaşayan küçük bir Bülbül varmış. Bu Bülbül, sevginin dünyadaki en yüce şey olduğuna inanır, her gece mehtaba karşı sadece gerçek âşıklar için şarkılar söylermiş.
Bir gün, meşe ağacının gölgesinde hıçkırarak ağlayan gencecik bir öğrenci görmüş. Genç adamın gözyaşları yanaklarından süzülüyor, çaresizlik içinde kendi kendine söyleniyormuş: “Ona, yarın geceki baloda bana eşlik etmesi için yalvardım. Bana, ‘Eğer bana kan kırmızı bir gül getirirsen seninle sabaha kadar dans ederim.’ dedi. Ama bahçemde tek bir kırmızı gül bile yok! Hayatım, küçücük bir kırmızı gül yüzünden darmadağın oluyor…”
Bülbül, dalların arasından genci izlerken “İşte,” demiş içinden, “bunca zamandır şarkılarını söylediğim gerçek âşık bu olmalı. Aşk ne kadar da mucizevi bir şey. Zümrütlerden daha değerli, incilerden daha kıymetli. Aşkı hiçbir tüccardan satın alamazsınız…”
Küçük Bülbül, gencin bu saf sevgisine o kadar inanmış ve bundan öylesine etkilenmiş ki ona yardım etmeye karar vermiş. Kanatlarını açıp uçmuş ve bahçenin en ücra köşesindeki solgun Gül Ağacı’na konmuş.
“Bana kırmızı bir gül ver, sana karşılığında en güzel şarkımı söylerim.” diye yalvarmış Bülbül.
Ancak Gül Ağacı hüzünle boynunu bükmüş: “Benim güllerim kardan daha beyazdır küçük kuş. Kırmızı gülüm yok.”
Bülbül yılmamış, bahçenin diğer ucundaki ağaca uçmuş. Fakat o da “Benim güllerim kehribardan sarıdır.” diyerek onu geri çevirmiş.
En sonunda öğrencinin penceresinin tam altındaki kuruyan Gül Ağacı’na gitmiş. Ağaç titreyerek “Benim güllerim kan kadar kırmızıdır. Ama kış damarlarımı dondurdu, soğuk tomurcuklarımı kırdı. Bu yıl hiç gül veremem.” demiş.
“Sadece bir tane! Dünyada sadece tek bir kırmızı güle ihtiyacım var! Bunun hiçbir yolu yok mu?” diye yalvarmış Bülbül.
Gül Ağacı rüzgârda usulca sallanmış. “Bir yolu var… Ama o kadar korkunç ki sana söylemeye dilim varmıyor.” diye fısıldamış.
“Söyle. Ben korkmuyorum.” demiş Bülbül cesaretle.
“Eğer kan kırmızı bir gül istiyorsan, onu ay ışığında kendi şarkınla yaratmalı ve kendi kalbinin kanıyla boyamalısın. Göğsünü benim en sivri dikenime bastırarak bana bütün gece şarkı söylemelisin. Diken kalbini delip geçmeli ve senin can kanın benim damarlarıma akmalı…” demiş ağaç.
Ölüm, küçük bir kuş için çok büyük bir bedelmiş. Herkes gibi o da güneşi, rüzgârı ve yaşamayı çok seviyormuş. Ama genç adamın gözyaşlarını hatırlamış. “Bir insanın kalbi yanında, küçük bir kuşun kalbinin ne önemi var ki?” diye fısıldamış. Ve o gece, gökyüzünde gümüş rengi bir ay belirdiğinde Bülbül uçup pencerenin altındaki Gül Ağacı’na konmuş.
Göğsünü o sipsivri, hançer gibi dikene bastırmış. Ay ışığı altında aşkın doğumunu, tutkuyu ve sevdayı anlatan en güzel şarkısını söylemeye başlamış. O şarkı söyledikçe ağacın en tepesinde muazzam bir gül tomurcuklanmış. Ancak ağaç fısıldamış: “Daha sıkı bastır göğsünü küçük kuş, yoksa gül kızıla boyanmadan sabah olacak!”
Bülbül göğsünü dikene daha da sert bastırmış. Diken yavaş yavaş kalbine girerken acısı dayanılmaz bir hâle gelmiş. Şarkısı vahşileşmiş, sesi geceyi yarmış. Çünkü bu kez ölümün eşiğindeki sonsuz aşkın şarkısını söylüyormuş. Diken tam kalbini delip geçtiğinde Bülbül’ün sıcak kanı gülün damarlarına akmış. O solgun gül; yavaş yavaş şafağın kızıllığı gibi, sönmeyen bir ateş gibi kan kırmızıya bürünmüş.
Bülbül’ün sesi titremeye başlamış, küçük kanatları çırpınmış, gözlerine bir perde inmiş. Son bir, cılız ama dünyalar kadar güzel bir nota dökülmüş boğazından. Ve küçük gövdesi, cansız bir şekilde otların üzerine, dikenin dibine düşmüş. Bütün kanını, canını, varlığını o tek bir kırmızı gül için feda etmiş.
Sabah olduğunda genç öğrenci penceresini açmış ve gözlerine inanamamış. “Bu ne büyük bir şans!” diye bağırmış. Dalında duran o eşsiz, o kusursuz, pırıl pırıl kırmızı gülü koparıp almış. Dikenin dibinde yatan küçük ölü kuşu görmemiş bile. Gülü kaptığı gibi yüzünde kocaman bir gülümsemeyle profesörün kızının evine koşmuş.
Kız kapıya çıkmış. Öğrenci, o kan kırmızı gülü kıza doğru uzatmış: “Sana kırmızı bir gül getirirsem benimle dans edeceğini söylemiştin. İşte dünyanın en kırmızı, en eşsiz gülü! Bu gece onu kalbinin üzerine takacaksın ve dans ederken sana, seni ne kadar sevdiğimi anlatacağım.” demiş sevinçle.
Kız gülü eline bile almadan yüzünü buruşturarak ona bakmış. “Korkarım elbisemin rengine hiç uymuyor. Üstelik, saray nazırının yeğeni bana som altından yapılmış ve üzeri zümrütlerle süslenmiş gerçek mücevherler gönderdi. Herkes bilir ki mücevherler böyle basit bir çiçekten çok daha değerlidir.” demiş küçümseyen bir sesle.
Öğrencinin yüzündeki tebessüm donup kalmış. “Sen ne kadar nankör, ne kadar kalpsiz birisin!” diye bağırmış öfkeyle. Gülü elinden fırlatıp atmış. O uğruna can verilen, uğruna bir kalbin deşildiği, kanla yıkanmış muazzam gül sokağın çamurlu sularına düşmüş.
Genç adam arkasını dönüp giderken “Aşk ne kadar da aptalca, ne kadar gereksiz bir şeymiş. Mantığın onda biri bile etmez.” diye söylenmiş kendi kendine. Gidip odasına kapanmış, üzerine toz çökmüş o kalın kitaplarını açarak aşka ve sevgiye tamamen sırtını dönmüş.
Sokakta çamura bulanan o kan kırmızı gülün üzerinden ise o sırada geçmekte olan bir at arabasının ağır, tahta tekerleği geçmiş ve onu ezip un ufak etmiş. Hiç kimse, o ezilen gülün içinde aslında ne kadar büyük bir sevginin, ne kadar acı bir fedakârlığın yattığını öğrenememiş…