Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, uzak diyarların birinde, ortasından gürül gürül akan aşılmaz bir nehrin geçtiği büyük bir ülke varmış. Bu ülkede, yörenin en bilge ve katı kuralları olan beyinin kızı yaşarmış. Herkes onu Dokumacı Kız olarak bilirmiş.
Kız, ahşap tezgâhının başından bir an olsun ayrılmaz, gece gündüz demeden ülkenin en zarif, en güzel kumaşlarını dokurmuş. Hiç gülmez, yaşıtlarıyla oyunlar oynamaz, sadece ip eğirip mekik dokurmuş. İçinde hep garip bir korku yaşarmış; sanki tezgâhın başından kalkarsa, büyük bir boşluğa düşecek ve tarifsiz bir kedere boğulacakmış gibi hissedermiş.
Kızının gençliğini bir makine gibi hissizce tüketmesine üzülen babası, bir gün duruma el koymuş. Onu zorla tezgâhın başından kaldırmış ve dışarıya, yaşamın içine karışmaya göndermiş. Onu, nehrin kıyısında koyunlarını otlatan, kaval çalan, içi içine sığmayan neşeli bir Çoban ile tanıştırmış.
Dokumacı Kız ve Çoban birbirlerini görür görmez sevdalanmışlar. Kalbi ilk defa bu kadar hızlı atan kız, dünyanın sadece iplerden ve kumaşlardan ibaret olmadığını anlamış. Bütün günlerini Çoban ile nehir kıyısında gülüp oynayarak geçirmeye başlamış. Fakat bu büyük mutluluk, beraberinde bir unutkanlık getirmiş: Kız dokuma tezgâhının yüzüne bile bakmaz olmuş, ülkede dokuma işleri tamamen durmuş.
İkilinin bütün sorumluluklarını unutup günlerini sadece eğlenerek geçirmesi babasını çok öfkelendirmiş. Disiplini sağlamak isteyen bey, aşıkları cezalandırmaya karar vermiş. Çoban’ı, suları azgınca akan, hiçbir kayığın geçemediği o tehlikeli nehrin karşı kıyısına sürmüş. Araya aşılmaz sular girmiş, iki âşık birbirlerinden koparılmış.
Dokumacı Kız gözyaşları içinde, çaresizce eski odasına, ahşap tezgâhının başına dönmüş. Fakat artık eski hissiz kız değilmiş. Sevinci de aşkı da hüznü de kederi de iliklerine kadar yaşıyormuş. Gözyaşları iplere karışırken yeniden dokumaya başlamış. Artık dokuduğu kumaşlar ruhsuz değilmiş; kimisi aşkı anlatan uçuk pembelerle, kimisi ayrılığı anlatan derin grilerle bezenmiş, görenleri büyüleyen şaheserlere dönüşmüş.
Kızının yaşadığı acıyla nasıl olgunlaştığını ve emeğine duygularını nasıl kattığını gören babasının yüreği nihayet yumuşamış. Kuralları tamamen yıkamasa da onlara bir şans vermeye karar vermiş. Ülkenin dört bir yanına haber salmış, doğanın da yardımıyla onlara bir hediye sunmuş.
Her yıl, yazın en sıcak zamanı olan yedinci ayın yedinci gününde, yörenin bütün kırlangıçları ve saksağanları azgın nehrin üzerinde toplanmaya başlamış. Minik kuşlar, kanat kanada vererek nehrin bir yakasından diğerine uzanan canlı bir köprü kurmuşlar. İki âşık, yılda sadece bir gün, bu kuş köprüsünden geçerek nehrin ortasında birbirlerine kavuşur, hasret giderirmiş.
Derler ki; o gün hava ne kadar açık ve güneşli olursa, kuşlar köprüyü o kadar sağlam kurarmış. Gökten üç elma düşmüş; biri kavuşmayı bekleyenlerin, biri işini aşkla yapanların, diğeri de bu masalı dinleyenlerin başına…