Mavi ceketli yaramaz Tavşan Peter'ın, Bay McGregor'un sebze bahçesinde lahanalar ve turplar arasından koşarak kaçışını gösteren klasik masal çizimi.

Tavşan Peter’in Masalı

Beatrix Potter’ın sevilen klasiği Tavşan Peter’ın Masalı Masalbaz’da! Yaramaz Peter’ın heyecanlı bahçe macerasını ve anne şefkatini çocuklarınıza okuyun.

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken… Gökyüzünün masmavi, ormanların yemyeşil olduğu, çok uzak bir rüya ülkesinde ulu mu ulu bir köknar ağacı varmış.

İşte bu ulu ağacın kalın köklerinin en derinlerinde, mis gibi reçine kokan, rüzgârın uğramadığı sıcacık ve yumuşacık kumdan bir yuvada dört küçük tavşancık yaşarmış. İsimleri Pofuduk, Mırmır, Pamukkuyruk ve Peter’miş. Anneleri Bayan Tavşan, yavrularını her şeyden çok seven, pamuk kalpli, şefkatli mi şefkatli bir anneymiş.

Güneşin ormanı altın gibi parlattığı pırıl pırıl bir sabah, Bayan Tavşan dört yavrusunu yanına çağırmış. “Canım yavrularım, bugün tarlalarda ya da dar orman patikalarında dilediğiniz gibi oynayabilirsiniz. Orman bizim evimizdir. Ama sakın ola, tepenin ardındaki Bay McGregor’un bahçesine girmeyin. Orası küçük tavşanlar için tekinsiz bir yerdir. Babanız bir keresinde oraya girmiş, az kalsın dev gibi kalın bir ipe dolanıp günlerce eve dönemeyecekmiş. Hadi bakalım, uslu uslu oynayın, ben de fırından taze ekmek alıp geleyim.” diye tembihlemiş anneleri yavrularının yumuşacık kulaklarını tek tek okşayarak.

Pofuduk, Mırmır ve Pamukkuyruk söz dinleyen, uslu mu uslu üç kardeşmiş. Tertemiz kırmızı pelerinlerini giyip sepetlerini kollarına takmışlar ve mis gibi kokan, tatlı mı tatlı kara böğürtlenleri toplamak için patikaya doğru hoplaya zıplaya uzaklaşmışlar.

Ama bizim minik yaramaz Peter, kardeşleri gözden kaybolur kaybolmaz annesinin sözünü unutuvermiş. Merakına yenik düşmüş ve hiç vakit kaybetmeden dosdoğru Bay McGregor’un yasak bahçesine doğru koşmuş. Büyük tahta kapının altına gelince, o pofuduk karnını iyice içine çekip daracık boşluktan sımsıkı sıkışarak içeri süzülüvermiş.

Aman Allah’ım, içerisi bir harikaymış! Her yer taze toprak kokuyormuş. Peter önce kıtır kıtır taze fasulyelerden yemiş. Sonra yemyeşil, çıtır çıtır marulların tadına bakmış. Üstüne de sulu, kıpkırmızı turpları afiyetle atıştırmış. Karnı öyle şişmiş, öyle doymuş ki yerinden zor kalkmış. “Midem o kadar doldu ki biraz taze maydanoz bulsam iyi olacak.” diye mırıldanmış Peter minik patileriyle şişkin göbeğini ovuşturarak.

Fakat tam bir salatalık serasının köşesini dönmüş ki o da ne! Karşısında, elleri toprak içinde, lahana fidesi diken Bay McGregor duruyormuş. Bay McGregor, Peter’ı görür görmez yerinden fırlamış. “Dur seni yaramaz tavşan, o lahanalar benim!” diye bağırmış Bay McGregor elindeki çapasını havaya kaldırıp peşinden koşarak.

Peter o kadar korkmuş ki yüreği “güm güm güm” diye atmaya başlamış. Nereden geldiğini, o tahta kapının nerede olduğunu bir anlığına tamamen unutmuş. Bahçenin içinde, ıslak çimenlerin üzerinde bir o yana bir bu yana koşturmuş durmuş. O telaşla lahanaların arasında minik ayakkabılarından birini, patates tarlasında da diğerini düşürüvermiş.

Ayakkabıları gidince dört ayak üstünde daha da hızlı koşmaya başlamış. Ama şansı hiç yaver gitmemiş; o yepyeni, pirinç düğmeli masmavi ceketini bektaşi üzümü çalılarına takıvermiş. Bay McGregor’un ağır adımlarını arkasında hissedince, ceketini çalıda bırakıp can havliyle yakındaki tahta bir kulübeye dalmış.

Kulübenin karanlık köşesinde, içi yarısına kadar soğuk suyla dolu bir sulama kabı varmış. Peter hiç düşünmeden kabın içine atlayıvermiş! Suyun soğukluğu onu titretmiş, üstelik burnuna buz gibi sular kaçtığı için küçük burnunu tutamamış. “Hapşuuuu!” diye hapşırıvermiş minik tavşan soğuk suyun içinde tir tir titreyerek.

Bay McGregor sesi duyar duymaz kulübeye dalmış ama Peter çoktan küçük bir pencereden atlayıp bahçe duvarına doğru kaçmayı başarmış.

Peter yorgun argın, üstü başı sırılsıklam ve kalbi hâlâ pır pır ederken o tanıdık, güvenli tahta kapıyı bulmuş. Kapının altından hızla kaymış ve ormanın o mis kokulu, güvenli toprağına ayak basmış. Hiç durmadan koşmuş, koşmuş, koşmuş… Sonunda ulu köknar ağacının altındaki o tanıdık yuvaya, yumuşacık kumların üzerine kendini yorgunlukla atıvermiş.

Bayan Tavşan o sırada yuvada dikiş dikiyormuş. Peter’ın ceketsiz ve ayakkabısız, üstelik sırılsıklam döndüğünü görünce derin bir iç çekmiş. Ama annesi onun ne kadar yorgun ve korkmuş olduğunu anladığı için hiç kızmamış. Onu kollarının arasına alıp sımsıcacık sarmış. Yavrusunun, yaramazlığının bedelini o büyük korkuyla çoktan ödediğini biliyormuş.

O akşam Peter’ın hiç mecali yokmuş, üstelik o kadar çok şey yediği ve soğuk suya atladığı için karnı biraz ağrıyormuş. Annesi onu yumuşacık, pofuduk yatağına yatırmış. Sonra ocağa suyu koymuş, ona sıcacık, mis kokulu bir papatya çayı demlemiş. “İç bakalım küçüğüm, bu karnının ağrısını alacak ve seni iyileştirecek.” diye fısıldamış annesi şefkatle onun başını okşayıp üstünü örterken.

Uslu kardeşler Pofuduk, Mırmır ve Pamukkuyruk ise o akşam ahşap masanın etrafında toplanmışlar. Önlerinde dumanı tüten ılık süt, fırından yeni çıkmış taze ekmek ve gündüz ormandan topladıkları o tatlı, kapkara böğürtlenleri neşe içinde, afiyetle yemişler.

Gökten üç elma düşmüş; biri bu masalı anlatanın, biri uslu uslu dinleyen güzel çocukların, diğeri de annesinin sözünü dinleyip sıcak yuvasında mışıl mışıl uyuyan tüm minik tavşancıkların başına. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine…

Bu Tavşan Masalını Beğendiyseniz:

Yorum bırakın

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir