Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler cirit atarken, periler dağları aşarken uzak denizlerin ötesindeki Halidan Adaları’nda Şahzaman adında adil ve ulu bir kral yaşarmış. Bu kralın, yüzü ayın on dördü gibi parlayan, yakışıklılığı dillere destan Kamerüzzaman adında bir oğlu varmış.
Kral Şahzaman, oğlunu çok sever, onun bir an evvel evlenip tahta geçmesini, soyunu devam ettirmesini arzu edermiş. Fakat genç prens, okuduğu eski kitapların ve dinlediği hikayelerin etkisiyle evliliğe hiç sıcak bakmaz, kadınlardan uzak durmayı seçermiş. Babası onu defalarca evliliğe ikna etmeye çalışmış, sarayın en güzel kızlarını ona sunmuş ama prens her defasında bu teklifleri kesin bir dille reddetmiş. En sonunda Kral Şahzaman’ın sabrı taşmış, oğlunun bu dikbaşlılığına çok öfkelenmiş ve ona bir ders vermek için prensi sarayın bahçesindeki eski, ıssız bir kuleye hapsetmiş. Prens, karanlık kulesinde yapayalnız, eski püskü bir yatakta günlerini geçirmeye başlamış.
Gel zaman git zaman, dünyanın öbür ucunda, Çin diyarında da Kral Gayur adında kudretli bir hükümdar hüküm sürermiş. Bu kralın da güzelliği güneşin doğuşunu bile kıskandıran, zekasıyla herkesi kendine hayran bırakan Bedure adında bir kızı varmış. Ne gariptir ki, Prenses Bedure de tıpkı prens gibi evliliğe karşıymış. Babasının ona sunduğu bütün soylu prensleri, komşu kralların oğullarını reddetmiş, özgürlüğünü kimseyle paylaşmak istemediğini söylemiş. Kızının bu inadı karşısında çaresiz kalan ve öfkelenen Kral Gayur, onu sarayın en ücra köşesindeki şatafatlı ama dışarıya kapalı bir daireye hapsetmiş, yanına da sadece birkaç sadık hizmetçi vermiş.
İşte kaderin ağları tam da bu iki inatçı ve yalnız kalp için örülmeye başlamış.
Günlerden bir gün, gece yarısı, prens kulesinde derin bir uykudayken, eski bir kuyunun içinden Meymune adında güçlü bir peri kızı çıkagelmiş. Peri, gökyüzüne doğru süzülürken kulenin penceresinden içeri sızan ay ışığında uyuyan genci görmüş. Genç adamın kusursuz yüzüne, masum duruşuna öyle bir hayran kalmış ki, gözlerini ondan alamamış. Kendi kendine, “Bu dünyada bundan daha güzel bir fani olamaz” diye mırıldanmış.
Tam o sırada, gökyüzünde kanat çırpan Dehneş adında korkunç bir ifritle karşılaşmış. İfrit Dehneş, Meymune’ye saygıyla eğilmiş. Meymune, “Ey Dehneş, sen dünyayı gezersin, söyle bakalım, benim az önce gördüğüm uyuyan prensten daha güzel birini hiç gördün mü?” diye sormuş.
Dehneş gülmüş ve “Ey ulu peri, sen Çin diyarındaki Prenses Bedure’yi görmemişsin” demiş. “Onun güzelliği karşısında yıldızlar bile sönük kalır. Senin prensin onun yanında ancak bir hizmetçi gibi durur.”
Meymune bu sözlere çok sinirlenmiş. “Yalan söylüyorsun!” diyerek hiddetle haykırmış. “Benim gördüğüm prens cihanda tektir.”
Peri ile ifrit arasında büyük bir inatlaşma başlamış. Sözle anlaşamayacaklarını anlayınca Dehneş, Prenses Bedure’yi yatağıyla birlikte uçurarak sihirli bir şekilde Halidan Adaları’ndaki o eski kuleye, prensin yanına getirmeyi teklif etmiş. Meymune bunu kabul etmiş. İfrit göz açıp kapayıncaya kadar Çin’e gitmiş, derin uykudaki Prenses Bedure’yi sihirle havalandırıp kulenin içine, genç adamın yanına yatırmış.
İki genç yan yana uyurken, peri ve ifrit onlara bakakalmış. İkisi de o kadar güzelmiş ki, hangisinin daha güzel olduğuna karar verememişler. Sonunda hakemlik yapması için Kaşkaş adında yaşlı ve bilge bir periyi çağırmışlar. Kaşkaş onlara şöyle bir akıl vermiş: “İkisini de sırayla uyandıralım. Kim diğerini görünce aşktan daha çok aklını yitirirse, demek ki diğeri daha güzeldir.”
Önce genç prensi uyandırmışlar. Prens gözlerini açtığında başucunda yatan dünya güzeli kızı görmüş. Önce bunun bir rüya olduğunu sanmış. Ama prensese dokunup onun gerçekliğini hissedince, kalbine daha önce hiç bilmediği bir ateş düşmüş. Yıllarca evlilikten kaçan o inatçı genç, bir anda sırılsıklam aşık olmuş. Kızı uyandırmaya kıyamamış. Onun bu anısını hep saklamak için, prensesin parmağındaki yakut yüzüğü yavaşça çıkarmış, kendi parmağına takmış. Kendi mühür yüzüğünü de prensesin ince parmağına geçirmiş. Sonra aşkın verdiği o tatlı rehavetle başını yastığa koyup tekrar derin bir uykuya dalmış.
Prens uyur uyumaz, peri ve ifrit bu kez Prenses Bedure’yi uyandırmışlar. Prenses gözlerini açıp da yanındaki yakışıklı genci görünce, kalbi yerinden fırlayacak gibi olmuş. Bütün evlilik yeminlerini o saniye unutmuş. Gence usulca dokunmuş, ona fısıltıyla seslenmiş ama üzerindeki ağır sihir yüzünden onu bir türlü uyandıramamış. O sırada parmağındaki yabancı mühür yüzüğünü fark etmiş, gencin elindeki kendi yüzüğünü görmüş. “Demek sen de beni sevdin” diye düşünmüş mutlulukla. O da aşkın verdiği tatlı bir huzurla başını sevdiğinin göğsüne yaslayıp uykuya dalmış.
İki sihirli varlık iddiayı kimin kazandığına karar veremeseler de, şafak sökmeden Prenses Bedure’yi tekrar Çin diyarındaki odasına, yatağına gizlice geri götürmüşler.
Güneş doğduğunda prens kulesinde yalnız uyanmış. Ellerini yana atmış ama prenses yokmuş. Odayı aramış, taramış, bağırmış, çağırmış… Kimsecikler yokmuş. Parmağındaki yakut yüzüğe bakıp gördüklerinin rüya olmadığını anlamış. Aşkından deliye dönmüş, yemeden içmeden kesilmiş, aklını yitirme noktasına gelmiş. Kral babası oğlunun bu halini görünce çok üzülmüş, onu kuledeki hapsinden çıkarıp saraya almış ama prensin tek söylediği, “O güzeli bana bulun!” lafıymış. Ülkenin dört bir yanından hekimler getirilmiş ama hiçbiri prensin bu gizemli aşk hastalığına bir çare bulamamış.
Çin diyarında da durum farksızmış. Prenses Bedure sabah uyandığında yanındaki yakışıklı genci göremeyince feryat figan etmiş. Babası Kral Gayur’a gidip, “Gece yanıma gelen o eşsiz prensle evlenmek istiyorum, onu bana bulun!” demiş. Kral, kızının aklını kaçırdığını düşünüp onu tekrar odaya kilitlemiş. Prenses, parmağındaki yüzüğe bakıp bakıp ağlar, sevdiğinin yolunu gözlermiş.
Prensesin Merzavan adında, onunla aynı gün doğmuş, birlikte büyüdüğü çok sadık bir sütkardeşi varmış. Merzavan dünyayı gezen, çok bilgili bir gençmiş. Prensesin bu gizemli hastalığını duyunca hemen yanına koşmuş. Bedure, sırrını sadece ona açmış, parmağındaki yüzüğü göstermiş. Merzavan kız kardeşinin aklını kaçırmadığını, gerçekten büyülü bir aşk yaşadığını anlamış ve bu meçhul prensi bulmak için yollara düşmeye yemin etmiş.
Dağlar aşmış, denizler geçmiş, aylar boyu diyar diyar dolaşmış. En sonunda bir gemi kazasından tesadüf eseri kurtulup kendini Halidan Adaları’nda bulmuş. Orada halkın, “Aşkından yataklara düşen, aklını yitiren zavallı Prens Kamerüzzaman” hakkında konuştuğunu duymuş. Merzavan’ın kalbine bir umut doğmuş. Hemen saraya gitmiş, kendini şifacı olarak tanıtıp prensin huzuruna çıkmış.
Merzavan, prense yaklaşmış ve kulağına usulca “Çin diyarı, Prenses Bedure…” kelimelerini fısıldamış. Bu kelimeleri duyan genç adam, ölü toprağından uyanır gibi dirilmiş, gözlerine can gelmiş. Merzavan ona bütün gerçeği, prensesin de aynı aşk ateşiyle nasıl yandığını anlatmış. Aşık prens, babasından habersiz Merzavan ile birlikte bir gemiye atlayıp Çin’e doğru yelken açmış.
Çin’e vardıklarında genç prens bir müneccim ve şifacı kılığına girmiş. Kral Gayur’un huzuruna çıkıp, “Kızınızın hastalığını iyileştirebilirim” demiş. Kral, “Eğer başaramazsan boynunu vurdururum” diye onu tehdit etmiş ama prens hiç korkmamış. Prensesin odasına girmiş. Onu uzaktan görür görmez kağıda kısa bir not yazıp, Çin sarayından içeri girerken parmağından hiç çıkarmadığı o yakut yüzüğü de notun içine koyarak hizmetçiyle prensese göndermiş.
Prenses Bedure, kağıdı açıp kendi yüzüğünü görünce bir çığlık atmış. Yataktan fırlayıp müneccimin boynuna sarılmış. İki aşık nihayet birbirine kavuşmuş. Kral Gayur, kızının bir anda iyileştiğini ve karşısındaki gencin aslında ulu bir prens olduğunu öğrenince sevinçten havalara uçmuş. Kırk gün kırk gece süren muhteşem bir düğünle Prens Kamerüzzaman ve Prenses Bedure evlenmişler. Bir daha hiç ayrılmamacasına, bir ömür boyu sevgiyle, adaletle ve huzurla yaşamışlar.
Gökten üç elma düşmüş; biri bu güzel masalı yazanın, biri okuyanın, biri de aşkından asla vazgeçmeyenlerin başına. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.
Ey değerli okuyucu, Binbir Gece Masalları’nın en efsanevi aşk destanlarından biri olan Prens Kamerüzzaman ve Prenses Bedure; aşktan kaçan inatçı kalplerin kaderin cilvesiyle nasıl birbirine mühürlendiğini, mesafelerin ve zamanın gerçek sevgi karşısındaki çaresizliğini anlatır.
Bir peri ile bir ifritin inatlaşmasıyla başlayan bu büyülü serüven, aslında ruh eşini bulmaktan ve beklemekten asla vazgeçmeyenlerin zaferidir. Orijinal metnin o kadim ve gizemli ruhuna sadık kalınarak, gece sevdiğinize okurken su gibi akıp gitmesi için romantik ve sürükleyici bir üslupla yeniden sunulmuştur.
Özet
Özetini mi istiyorsunuz?