Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; uzak diyarların birinde uçsuz bucaksız ormanlarla çevrili görkemli bir saray yükselirmiş. Bu sarayın yüksek kuleleri sabah sislerini deler, taş duvarları gün batımında kızıl renge bürünürmüş. Sarayda yaşayan kral ile kraliçe, adaletleri ve merhametleriyle ün salarlarmış.
İki oğulları varmış; ikisi de cesur, güçlü delikanlılarmış. Ama kraliçenin yüreğinde geceleri sessizce sızlayan bir yara varmış. Bahçede yürürken açan güllere dokunur, her seferinde bir kız çocuk hayali kurarmış.
Yıllar geçmiş. Dualar sabırla edilmiş. Bir bahar sabahı güneş daha doğmadan, sarayın bahçesindeki bütün güller aynı anda açmış. Hava tatlı bir kokuya bürünmüş. O sabah kraliçe bir kız çocuğu dünyaya getirmiş.
Sarayın taş duvarları arasında ilk kez yankılanan o masum nefes, doğayı uykusundan uyandırmış. Kral kızını kollarına aldığında odayı bir gül kokusu sarmış; Oda daha önce hiç duyulmamış bir kokuyla dolup taşmış. Kral, bu mucize karşısında büyülenmiş bir halde kızının alnına bir öpücük kondurmuş; “Madem nefesin gül kokusuyla harmanlandı. İsmin de Rosalie olsun” demiş.
Rosalie’nin doğumu şerefine sarayda büyük bir şölen düzenlenmiş. Salonlar ışıklarla donatılmış, müzikler çalınmış. Ülkenin en kudretli perileri davet edilmiş. İyi periler sırayla gelip hediyelerini sunmuşlar: biri ona eşsiz bir güzellik, biri keskin bir zeka biri de merhamet armağan etmiş.
Tam sevinç doruğa ulaştığında, salonun kapıları kendiliğinden kapanmış. Soğuk bir rüzgar esmiş, mumların alevi titremiş. Gölgelerin arasından davet edilmemiş olan kötü peri Detestable çıkmış. Gözleri nefretle bakıyormuş.
“Bu kadar mutluluk fazla, Bu çocuk merakına yenilecek.” demiş.
Elini havaya kaldırdığı anda altın işlemeli bir kutu belirmiş.
“On beş yaşına basmadan bu kutuyu açarsa içinden gri bir fare çıkacak. O fare sarayı yutacak, babasını yok edecek ve her şeyi küle çevirecek.” diye bağırmış. Sözlerini bitirir bitirmez birden ortadan kaybolmuş.
Kötü perinin zehirli sözleri sarayın neşesini bir anda donduruvermiş. Kral, titreyen elleriyle o uğursuz kutuyu kapmış ve onu gün ışığının bile girmediği yedi mühürlü odaya saklamış. Rosalie’yi bu karanlık kaderden korumak için geçmişin üzerine ağır bir sessizlik örtmüş; ona ne kutudan ne de periden tek bir söz bile etmemiş. Ancak bir sır ne kadar derine gömülürse, sesi o kadar gür çıkarmış.
Rosalie; kilitli kapıların ardında saklanan sırlar ve babasının gözlerindeki o endişe ile büyümüş. Saray onun için bir yuva değil, her köşesinde cevaplanmamış soruların yankılandığı altın bir kafese dönüşmüş.
On beşinci yaşının arifesinde, sarayın koridorlarına ağır bir sessizlik çökmüş. Rosalie, sanki görünmez bir el tarafından çekiliyormuş gibi, daha önce hiç fark etmediği, gölgelerin arasında unutulmuş o paslı kapıya varmış. Kalbi, göğüs kafesine sığmayan yaralı bir kuş gibi çırpınmaya başlamış. O eşikte durduğunda anlamış; içerideki sadece bir oda değil, yıllardır kendisinden saklanan o devasa karanlıkmış. Merakı, korkusunu bir kılıç gibi yarıp geçmiş ve eli kapının soğuk koluna uzanmış..
Kutuyu açmış ve gri fare dışarı fırlamış.
Kapağın aralanmasıyla birlikte o küçük fare devleşerek odanın duvarlarına sığmaz olmuş. Fare, sadece mermer taşları değil, krallığın asırlık onurunu ve umudunu da sivri dişleriyle parça parça etmeye başlamış. Sarayın o mağrur kuleleri, birer kağıt yığını gibi kendi tozunda boğulurken; gökyüzü, yükselen feryatlarla gri bir kefene bürünmüş. Rosalie’nin zihnine kazınan son şey, babasının yıkıntılar arasında yankılanan ve evrenin sonuna kadar dinmeyecekmiş gibi duran o çaresiz çığlığı olmuş.
Genç kız, hem vicdanının ağırlığı hem de korkunun kırbacıyla kendini karanlık ormanın insafına bırakmış. Günlerce, sadece açlık ve susuzlukla değil, kendi elleriyle yıktığı bir dünyanın hayaletleriyle boğuşmuş. Sığındığı her kapı yüzüne kapanmış; yüzündeki o kederli ‘yıkım lekesini’ gören köylüler, bir zamanlar ayaklarına güller serdikleri prensesi bir vebalı gibi taşlarla kovmuşlar. Artık o, ne bir prenses ne de bir insanmış; sadece yaşayan bir pişmanlıkmış.
Nihayetinde ruhu bedenine, acısı hayata ağır gelmeye başladığında; dizlerinin bağı çözülmüş ve bir dere kenarının serinliğinde, sanki bir daha hiç uyanmamak istercesine toprağın bağrına yığılıp kalmış. Sular akmaya devam etmiş, kuşlar susmuş; Rosalie’nin içindeki o devasa yangın, derin ve ölüm gibi sessiz bir uykuya teslim olmuş.
Rosalie, derenin kenarında, yaprakların hışırtısı ve suyun usul sesi arasında derin bir uykuya dalmışken o gece ormanda bambaşka bir hareketlilik varmış.
Prens Gracious, meşalelerin titrek ışığında, avcıları ve köpekleriyle birlikte ormanda avlanıyormuş. Alev alev yanan meşaleler ağaç gövdelerini aydınlatıyor, gölgeler dallar arasında dans ediyormuş. Tam o sırada, köpeklerin amansızca kovaladığı bir geyik yavrusu, korkudan titreyerek kaçmış kaçmış ve son anda dere kenarına Rosalie’nin yanına sığınmış. Küçük hayvan, ürkek gözlerle çevresine bakıp Rosalie’nin dibine çömelmiş.
Av köpekleri ve seyisler peşinden koşmuşlar; fakat tam o anda tuhaf bir şey olmuş. Köpekler birden havlamayı kesmiş, saldırmak yerine sessizce Rosalie’nin etrafında toplanmışlar. Prens, köpekleri yeniden ava sürmek için atından inmiş. Ama gözlerini yere çevirdiği an donup kalmış.
Issız ormanın ortasında, çimenlerin üzerinde genç ve güzel bir kız uyuyormuş.
Şaşkınlıkla etrafına bakmış; Kız yapayalnızmış. terk edilmiş gibi. Prens diz çöküp onu daha dikkatle incelemiş. Yanaklarından süzülen gözyaşlarını görmüş.
Rosalie’nin giysileri sade olsa da, ipek kumaşın inceliği onun soylu bir aileden geldiğini ele veriyormuş. Bembeyaz elleri, gül pembesi tırnakları, altın bir tarakla özenle tutturulmuş kestane rengi saçları, zarif çizmeleri ve boynundaki saf incilerden yapılmış kolyesi onun sıradan biri olmadığını fısıldıyormuş.
Atların kişnemesi, köpeklerin sesi, avcıların gürültüsü… Hiçbiri Rosalie’yi uyandıramamış.
Prens Gracious, büyülenmiş gibi ayakta durmuş, uzun süre gözlerini ondan ayıramamış. Yanındakilerden hiçbiri bu genç kızı tanımıyormuş. İçini bir endişe kaplamış. Yavaşça eğilmiş, Rosalie’nin elini nazikçe tutmuş. Ama kız hala uyuyormuş. Elini hafifçe sıkmış… Yine uyanmamış.
Bunun üzerine subaylarına dönmüş:
“Bu zavallı kızı burada bırakamam. Belki bir tuzağın kurbanı, belki büyük bir kötülüğe uğramış.” demiş.
Baş avcı Hubert öne çıkmış:
“Prensim, uyurken nasıl taşıyabiliriz? Dallardan bir sedye yapalım. Yakındaki bir hana götürürüz; siz de avınıza devam edersiniz.” diye cevaplamış.
Prens başını sallamış.
“Hayır Hubert. Onu bir hana değil, sarayıma götüreceğiz. Bu genç kız kuşkusuz soylu biridir. Onunla bizzat ben ilgileneceğim.” demiş.
Avcılar dallardan bir sedye yapmışlar. Prens pelerinini sedyenin üzerine sermiş. Sonra Rosalie’ye yaklaşmış; hala derin uykudayken onu kollarına almış, büyük bir özenle pelerinin üzerine yatırmış.
Tam bu anda Rosalie’nin acıyla büzülen dudaklarından belli belirsiz bir huzur yayılmış. Gözkapaklarının ardında, babasının o gri yıkıntılardan kurtulup ışığa yürüdüğünü görür gibi gülümsemiş. Henüz tanımadığı o prensin varlığını ruhunda hissederek, rüya ile gerçek arasındaki o ince çizgiden:
“Babam… Babam kurtuldu… Karanlık bitti. Periler Kraliçesi, bak… Prens Gracious orada duruyor; kalbi iyilikle, yüzü nurla parlıyor… Kader onu bana getirdi.” sözleri dökülmüş.
Prens kendi adını duyunca irkilmiş. Artık hiç şüphe etmiyormuş: Bu genç kız, acımasız bir büyünün kurbanı bir prensesmiş.
Herkese sessiz olmalarını emretmiş, sedyenin yanında yürümüş.
Sarayda kraliçenin dairesi hemen hazırlanmış. Prens, Rosalie’ye kimsenin dokunmasına izin vermemiş; onu kendi elleriyle odasına taşımış, yatağına yatırmış. Hizmetçilere uyanır uyanmaz kendisine haber verilmesini emretmiş. Son bir kez dönüp, uyuyan kızın hüzünlü ama güzel yüzüne bakmış ve odadan çıkmış.
Rosalie sabaha kadar deliksiz uyumuş.
Güneş pencereden içeri süzülürken gözlerini açmış. Etrafına şaşkınlıkla bakmış. Gri fare yokmuş. Alevler yokmuş. Korku yokmuş.
“Detestable’dan kurtuldum mu?” diye fısıldamış. “Benden daha güçlü bir peri mi koruyor beni?”
Pencereye yaklaşmış. Aşağıda silahlı askerler, parlak üniformalar içinde subaylar görmüş. Şaşkınlığı artmış. Tam onları cin ya da büyücü sanıp seslenecekken arkasında ayak sesleri duymuş.
Dönmüş.
Karşısında rüyasında ismini sayıkladığı Prens Gracious duruyormuş. Rosalie onu dünya gözüyle ilk kez görse de dudaklarından dökülen “Prens Gracious…” ismi, bir yabancıya sesleniş değil, kaderin bin yıllık itirafıymış.
Prens, genç kızın şaşkınlığını yatıştırmak istercesine bir adım atmış ve konuşmuş: “Korkma prenses, artık emniyettesin. Seni o dere kenarında, uykunda adımı sayıklarken buldum. Kaderin bizi o ormanda buluşturması bir tesadüf değil; Periler Kraliçesi’nin yıllar önce bize yazdığı bir kaderdi.” demiş.
Rosalie, Prens’in gözlerindeki merhameti görünce içindeki o kapkara vicdan azabını bir nehir gibi akıtmaya başlamış. Merakına nasıl yenildiğini, o gri farenin krallığı nasıl küle çevirdiğini ve babasının o toz bulutu içinde kaybolan çaresiz çığlığını anlatmış.
Prens, Rosalie’nin titreyen ellerini avuçlarına almış: “Dinle beni Rosalie… Karanlığın içinden geçmeyen, sabahın kıymetini bilemez. Babanın o yedi mühürlü odaya sakladığı şey sadece bir kutu değil, senin bu büyük imtihanındı. Şimdi o gölgeyi ait olduğu yere gömme ve yıkılanları yeniden inşa etme vaktidir.” demiş.
Günler sonra, sarayın en kuytu köşesinde, zamanın bile girmeye çekindiği kadim ve tozlu bir seraya varmışlar. Orada üzerinde efsunlu örtülerin durduğu o devasa sandığın önüne geldiklerinde, Rosalie’nin nefesi kesilmiş; sanki o gri fare yeniden fırlayıp her şeyi parça parça edecekmiş gibi kormuş. Ama Prens, “Bu kez korkunla değil, sevginle aç” diyerek onun elini kapağa koymuş.
Kapak aralandığında sandığın içinden yükselen bir fidan, saniyeler içinde zümrüt yapraklı, altın meyveli devasa bir ağaca dönüşmüş. Bu ağacın dalları saray duvarlarına dokunduğunda, gri küller rüzgarla savrulup gitmiş; yıkıntılar yerini taze çiçeklerin kokusuna bırakmış. O anda sanki asırlık bir uykudan uyanmışçasına Kral belirmiş.
Rosalie, bir çığlıkla babasının dizlerine kapanmış. Dökülen her gözyaşı, hem babasının sakladığı o ağır yalanı hem de kızının merakını bağışlayan birer şifa olmuş. O an sevginin bu sarsılmaz gücü karşısında, kötülüğün mimarı Detestable kendi nefretinin içinde taş kesilerek toprağa gömülmüş.
Artık krallığın üzerinde hüzün değil, gül kokulu sabahlar varmış. Rosalie ve Prens Gracious’un elleri birleştiğinde, sadece iki genç değil, iki yaralı kader yeniden hayat bulmuş. Şenlikler günlerce sürmüş, dertler rüzgara karışmış.
Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.



