Evvel zaman içinde, kendi kapkara tüylerinden utanan, aklı fikri gösterişte bir karga varmış. Kendi türünün o gürültülü ve telaşlı hallerinden hiç hazzetmez; vaktini hep saray avlusunda salınan tavus kuşlarını izleyerek geçirirmiş. Onların güneşte parıldayan zümrüt yeşili kuyruklarına bakar, iç geçirir, kendi rengine küsermiş.
Günlerden bir gün, mevsim dönmüş, tavus kuşları o muazzam tüylerinden birkaçını avluya dökmüş. Karga bu fırsatı kaçırır mı? Hemen aşağı süzülmüş. Yerdeki o renkli, mücevher gibi tüyleri büyük bir hevesle toplamış. Kendi kara kanatlarının arasına, kuyruğunun uçlarına birer birer iliştirivermiş. Süs havuzunda yansımasına bakmış; o derme çatma, renkli kostümünü pek bir beğenmiş.
Ait olduğu çınar ağacına, kendi kara kardeşlerine kibirle son bir bakış atmış. Başını dikmiş, göğsünü kabartmış. “Benim yerim burası,” diyerek o sahte ihtişamıyla doğrudan tavus kuşlarının arasına dalmış. Onlar gibi zarif adımlar atmaya, ağır ağır çalım satmaya başlamış.
Fakat asalet emanet tüyle olmazmış. Tavus kuşları, aralarında karga adımlarıyla yürüyen bu tuhaf ve yamalı kuşu anında fark etmişler. Hiç telaş etmeden, usulca etrafını sarmışlar. Tek bir çığlık bile atmadan, o çalıntı zümrüt tüyleri karganın üzerinden keskin gagalarıyla birer birer yolup almışlar. Karga, mermer taşların üzerine dökülen yalanlarının ortasında, o kapkara gerçeğiyle dımdızlak kalakalmış.
Gördüğü bu ağır aşağılanmayla boynu bükülmüş. Süngüsü düşmüş halde oradan kaçıp, mecburen kendi sürüsünün olduğu eski çınar ağacına dönmüş. Fakat kendi türdeşleri de bu kibirli kaçağı unutmamış. Karga aralarına girmek için dala konduğu an, sürünün tamamı tek bir kelime dahi etmeden ona sırtını dönmüş.
Karga; ne tavus kuşlarına karışabilmiş ne de kendi türüne yaranabilmiş. Ulu çınarın gölgesinde, inkâr ettiği o kendi gerçeğiyle yapayalnız kalakalmış.