Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellal, pireler berber iken…
Anadolu’nun kalbinde, başı dumanlı, etekleri binbir pınar ile süslü, göğe baş kaldıran Kaz Dağları varmış. Bu dağların bir yüzü Ege’nin maviliğine, diğer yüzü ise bulutların beyazlığına bakarmış. Dağın eteğinde zeytin dallarının gümüş rengine büründüğü bereketli ovalar; zirvesinde ise kartalların bile konmaya çekindiği, sert rüzgârların hüküm sürdüğü obalar varmış.
Bu ovanın evladı Hasan; toprağın dilinden anlayan, avuçları nane kokan, yüzü güneşle kavrulmuş bir delikanlıymış. Babasından kalan üç beş dönüm zeytinliği ve bir çift öküzüyle kendi halinde yaşar, her çarşamba emeğini heybesine doldurup Edremit pazarına inermiş.
Aynı zamanlarda, o ulaşılamaz doruklardaki yüksek obalardan birinde de Emine yaşarmış. Emine, dağın kızıymış. Bakışı kartal gibi keskin, duruşu asırlık bir çınar gibi vakurmuş. Annesiyle birlikte keçilerin peşinde koşturur, buz gibi pınarlardan su içer, kışın kar altından kekik toplarmış. Dağ ona sabretmeyi ve dayanıklılığı; ova ise Hasan’a şefkati ve sükûneti öğretmiş.
İlk Kıvılcım: Edremit Pazarı
Günlerden bir gün, Edremit’in kalabalık ve gürültülü pazarında bu iki dünya çarpışmış. Hasan, tezgâhındaki incirleri düzeltirken; Emine, sırtında heybesiyle kalabalığın arasından bir ceylan gibi süzülüyormuş. Derken dağdan gelen bir rüzgâr esmiş, Emine’nin başındaki al yazma hafifçe savrulmuş. O sırada Hasan’ın elindeki incir yere düşüp Emine’nin ayaklarının dibine kadar yuvarlanmış.
Emine durmuş, eğilip o inciri almış. Hasan’a uzatırken göz göze gelmişler. O an ne pazarın gürültüsü kalmış, ne insanların bağrışması… Sadece Kaz Dağları’ndan gelen serin bir esinti ikisinin arasında mekik dokumuş. Hasan teşekkür etmek istemiş ama dili damağına yapışmış. Emine, hafif bir tebessümle inciri bırakıp uzaklaşmış; fakat o bakış, her ikisinin de yüreğine bir kor gibi düşmüş.
Haftalar geçmiş…
Her çarşamba, pazar yerinin en kalabalık saati onların gizli buluşmaları olmuş. Hasan en güzel incirlerini Emine için ayırmış, Emine ise en taze dağ kekiklerini Hasan’ın heybesine bırakmış. Sözler az, bakışlar derinmiş. Sevda, bir sarmaşık gibi ruhlarını sarmış. Ancak bu sevdanın önünde aşılması imkânsız bir uçurum varmış: Biri ovanın yumuşak huylu çocuğu, diğeri dağın sert mizaçlı kızıymış.
Törenin Soğuk Yüzü
Hasan artık hasrete dayanamamış. Bir gün pazar dönüşü yol ağzında durdurmuş Emine’yi.
“Emine, Ben sensiz ne ovanın tadını alabiliyorum, ne zeytinin bereketini. Gel, evimiz yuvamız olsun.” demiş.
Emine’nin gözleri dolmuş, başını öne eğmiş. “Hasan, Bizim buralarda töre dağdan serttir. Dağlı kızını ovaya vermezler. Dağın yükünü sırtlamayanı aralarına kabul etmezler. Babam seni sınamadan rıza göstermez.” demiş.
Hasan kararlıymış. Gitmiş Emine’nin obasına, büyüklerin huzuruna çıkmış. Obanın ak sakallı ihtiyarları dizilmişler. Hasan’ın temiz yüzüne, ama en çok da o yumuşak ellerine bakmışlar. İçlerinden en yaşlısı dile gelmiş:
“Bak oğul, ova adamı dağda yaşayamaz. Ciğeri bu havaya, sırtı bu yokuşa yetmez. Eğer bu kızı istiyorsan, bize dağlı olduğunu kanıtlayacaksın. Yarın gün doğarken Edremit’ten kırk okka deniz tuzunu sırtına vuracaksın. Hiç durmadan, o çuvalı bir kez bile yere koymadan buraya çıkaracaksın. Çuval yere değerse, sen bu kızı hak etmemişsin demektir.” demiş.
Ertesi sabah güneş ufku boyamadan Hasan, sırtında yaklaşık altmış kiloluk ağır deniz tuzuyla yola koyulmuş. Emine, töre gereği ona yardım edemezmiş ama yolu göstermek ve moral vermek için birkaç adım önünde yürüyormuş.
Yolun başları kolaymış; zeytinliklerin arasından geçerken kuşlar şakıyor, Hasan sevdasının gücüyle adeta devleşiyormuş.
Ama güneş yükselip Kaz Dağları’nın dik yamaçlarına gelince imtihanın acı yüzü ortaya çıkmış. Hasan terledikçe çuvaldaki tuz erimeye başlamış. Eriyen tuzlu su, terle açılmış gözeneklerinden, güneşten çatlamış tenine sızmış.
Her adımda sırtına kızgın şişler batırılıyormuş gibi bir acı duymuş. Tuz, Hasan’ın etini canlı canlı dağlıyormuş. Yüzü bembeyaz kesilmiş, dudakları susuzluktan çatlamış.
Emine arkasına dönüp, “Hadi Hasan, az kaldı, dayan sevdiğim!” diye seslenmiş.
Gökbüvet Şelalesi’nin gürül gürül akan buz gibi sularının yanına geldiklerinde Hasan’ın dizleri çözülmüş. Diz çöküp çuvalın iplerine sarılmış.
“Emine” demiş titreyerek, “yapamıyorum… Gel, bu yükü burada bırakalım. Kaçalım ovaya. Töre bizi burada öldürecek.” demiş.
Emine durmuş. Yüreği ikiye bölünmüş. Bir yanda canı pahasına sevdiği Hasan, diğer yanda töresiyle, namusuyla büyüdüğü dağlar…
Eğer Hasan bu tuzu obaya çıkaramazsa, oba içinde “dağ töresini ayaklar altına alıp bir ova adamına kaçtı” damgası yiyecekmiş. Bu damga, ikisi için de affedilmez bir hüküm demekmiş. Emine, gözyaşlarını silip kendini taş gibi sertleştirmiş. Sesini yükseltmiş, Hasan’a değil; töreye konuşur gibi:
“Hasan, ben ovada nefes alamam. O evde hapis kalırım. Eğer bu yolu tamamlamazsan, obam seni de beni de yaşatmaz. Ne olur… kalk.” demiş.
Sonra bir an bile durmamış. Hasan’ın gözlerine bakmaya cesaret edemeden arkasını dönmüş. Gitmesinin sebebi sevgisizliği değilmiş; törenin Hasan’ın pes ettiğini görmemesi içinmiş. Hasan arkasından gelirse, töreye karşı birlikte dik duracaklarını düşünmüş.
“Gelirsin,” demiş içinden, “acı geçer, sevda ağır basar… gelirsin.”
Ama Hasan gelmemiş.
Hasan, sırtındaki yükten çok; sevdiği kadının töre uğruna arkasını dönüp gitmesinin bıraktığı kırgınlığa dayanamamış. Tuzun açtığı yaralar bedenini, o an ise gönlünü paramparça etmiş. Gökbüvet’in soğuk sularına bakmış. Çuvalı sırtından çözmemiş bile. Kendini şelalenin derin sularına bırakmış.
Emine obaya vardığında arkasına bakmış; kimse yok. Bir saat beklemiş. İki saat beklemiş. Gece boyunca yüreği daralmış. Sabahın ilk ışıklarıyla töreyi, obayı, her şeyi ardında bırakıp koşmuş. Gökbüvet’e vardığında etraf ölüm sessizliğine bürünmüş.
Suyun üzerinde bir şey dönüp duruyormuş: Emine’nin pazarda başından düşürüp Hasan’ın yerden alıp ona geri verdiği al yazma… O günden sonra Emine’nin hep yanında taşıdığı yazma…
Emine o an anlamış. Hasan gelmemiş. Hasan bu yükü taşıyamamış. Hasan bu aşka kurban gitmiş. Emine’nin feryadı dağları sarsmış. Hasan’ın bedenini bulamamışlar; dağ onu kendine saklamış.
Emine, vicdan azabıyla daha fazla yaşayamayacağını anlayınca, o al yazmayı şelalenin yanındaki ulu çınarın en yüksek dalına bağlamış: “Madem biz bu dünyada birleşemedik” demiş, “su bizi birleştirsin.” Kendini sevdiğinin ardından boşluğa bırakmış.
O günden beri o göletin adı Hasan Boğuldu, yanındaki ulu ağacın adı ise Emine Çınarı olmuş.
Köylüler der ki; Rüzgarlı gecelerde şelalenin uğultusuna bir hıçkırık karışırmış.
Çınarın yaprakları titreştiğinde, Emine’nin pişman fısıltısı duyulurmuş:
“Affet beni sevdiğim; sen tuzu sırtında taşıdın da, ben senin sevdana omuz veremedim…”



