Balıkçı ile Padişahın Kızı

Balıkçı ile Padişahın Kızı

Balıkçı ile Padişahın Kızı; kibrin ayırdığı kalplerin, büyük bir pişmanlık ve sevgiyle yeniden buluştuğu, ders verici ve sürükleyici masal.

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellal iken, pireler berber iken… Ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken… Bir olay gelmiş ki başa, anlatılmazsa dönermiş taşa.

Vaktiyle bir balıkçı varmış. Ne çok zenginmiş ne de çok fakir; ama öyle bir yiğitmiş ki sormayın! Pos bıyıkları burma burma, bakışı çakmak çakmakmış. Bu balıkçı her gün sarayın önünden geçermiş. Padişahın kızı da ne hikmetse hep o saatte pencerede olur, balıkçıyı içeri çağırır, balıklarını değerinin on katı altına satın alırmış.

Gel zaman git zaman, bizim balıkçı bu zenginliğe alışmış. Kalbinde de bir ateş yanmaya başlamış. Bir gün yine sarayda balık satarken, prenses bunun elini şöyle bir sıkıvermiş. Bizimki pancar gibi kızarmış ama bakışıyla da “Ben senin niyetini anladım” demiş. Artık her gidişinde daha uzun sohbet eder, daha derin konuşur olmuşlar.

En nihayetinde prenses bu akıllı ve yakışıklı balıkçıya gönlünü kaptırmış. Ona bir kese altın vermiş, “Git kendine beyler gibi libaslar al, gel karşıma çık” demiş. Balıkçı bir giyinmiş, bir kuşanmış ki gören sanır şehzade! Padişah önce bu işe biraz mırın kırın etmiş ama tek kızı ya, kıyamamış. Davullar çalınmış, kırk gün kırk gece düğün yapılmış.

Düğün yemeğinde eski bir adet üzere sadece gelin ve damada birer rafadan yumurta getirilmiş. Tam balıkçı ekmeğini yumurtaya banacakken, prenses elini tutmuş: “Dur bakalım efendi! Önce ben banacağım. Çünkü ben padişah kızıyım, sen ise bir balıkçısın!” demiş.

Balıkçının başından aşağı kaynar sular dökülmüş. Tek kelime etmemiş. Sofradan öyle bir kalkmış ki, gidiş o gidiş… Sırra kadem basmış. Kimse nereye gittiğini, neden gittiğini anlamamış.

Prenses yaptığına bin pişman olmuş ama iş işten geçmiş. Günlerce gözyaşı dökmüş, yemeden içmeden kesilmiş. Sonunda “Ben kocamı bulacağım” diyerek yollara düşmüş. Dere tepe düz gitmiş, az gitmiş uz gitmiş… En sonunda onu uzak bir şehirde, bir aşçı dükkanında uşaklık yaparken bulmuş.

Yanına gitmiş, yalvarmış, yakarmış; ama adam yüzüne bile bakmıyor! Üstelik hiç konuşmuyor. Dükkan sahibi gelmiş: “Yahu kadın, bu adam dilsizdir, neden rahatsız edersin?” demiş. Prenses ağlayarak, “O dilsiz değil, bana küstü de ondan konuşmuyor” diye feryat etmiş.

Sonunda bir anlaşma yapmışlar. Prenses demiş ki: “Üç gün içinde onu konuşturamazsam, beni şehir meydanında asın!” Bu öyle ağır bir iddiaymış ki, bütün şehir halkı toplanmış.

Üç gün boyunca prenses balıkçının dizinin dibinden ayrılmamış. “Aman beyim, canım beyim… Ben ettim sen eyleme. Padişah kızı olduğuma güvendim, bir hata ettim. Affet beni, kurtar beni bu darağacından!” demiş. Ama balıkçının kalbi sanki taşa dönmüş, tık yok!

Dördüncü gün, darağacı kurulmuş. Cellat gelmiş, prensesin boynuna ilmiği geçirmiş. Halk ağlıyor, yer gök inliyormuş. Tam cellat altındaki sandalyeye tekmeyi vuracakken, bizim balıkçı elini kaldırmış: “Durun! Durun!” diye bağırmış.

Herkes şaşkınlık içindeyken balıkçı, prensesin gözlerinin içine bakmış ve üç kez: “Bana bir daha “balıkçı” diyecek misin?” diye sormuş.

Prenses nefes nefese, “Asla!” demiş, “Ağzımdan bir kere çıktı, bin pişmanım. Sen benim başımın tacısın!”

Balıkçı gülümsemiş, “İndirin onu, o benim karımdır” demiş. El ele tutuşup saraylarına dönmüşler. Bir ömür boyu, birbirlerine hiç üstünlük taslamadan, huzur içinde yaşamışlar.

Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine. Gökten üç elma düşmüş; biri anlatana, biri dinleyene, biri de gururunu sevdasının önüne geçirmeyenlere…

Bu Aşk Masalını Beğendiyseniz:

Yorum bırakın

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir