revani

Aşkın Revani Hali

Mesafelere ve kırgınlıklara inat, karanlıkta filizlenip birbirine yeniden tutunan iki yorgun kalbin sımsıcak aşk masalı.

Bir varmış, bir yokmuş…

Bazen kader, iki insanı çiçekli bahçelerde, güneşli sabahlarda değil; gökyüzünün omuzlara çöktüğü, nefes almanın bile göğse battığı o zifiri karanlıklarda karşılaştırırmış. Hakan ve Ayşe’nin hikâyesi de, tam olarak mucizelerden umudun kesildiği, duvarların insanın üzerine üzerine geldiği ağır bir gecede başlamış. İkisi de koca dünyanın uğultusu içinde sağır edici bir yalnızlık çekiyor, onca kalabalığın ortasında kimsesizlikten üşüyormuş.

Ve o dipsiz gecede, görünmez bir bağ iki uçurumu usulca birbirine dikmiş. Küçücük bir selam… Sıradan sanılan bir mesaj… Oysa dilden dökülen o tek hece, kurumuş bir toprağa can vermiş, dipsiz bir kuyuya güneş gibi doğmuş ve iki insanın yazgısını tek bir saniyede baştan yazmış.

O selamın düştüğü an, Ayşe kendi mutfağının tatlı telaşı içindeymiş. Ertesi gün kapısını çalacak misafirler için hevesle revani hazırlarken, o sırada ekranın ardında Hakan belirivermiş. Hakan, Ayşe’nin dünya telaşına bulanmış ama bir o kadar da içten haline bıyık altından, gözlerinde parlayan yeni bir ışıkla bakakalmış. Ayşe’nin kalbindeki o el değmemiş saflığı, tek bir bakışla, ekranın öte ucundan hissetmiş. Ayşe bir yandan revaninin şerbetini karıyor, bir yandan da Hakan’la konuşuyormuş. Revani ilkinde istediği gibi kabarmamış, ikincisinde biraz eksik kalmış; Ayşe bu tatlı acemiliğine gülerken, Hakan onu sessiz bir hayranlıkla izlemeye devam etmiş. İşte o an, iki soğuk dünyayı birbirine bağlayan ateşin ilk kıvılcımıymış.

Hakan ki, harflerin cansızlığına inanır, insanın ruhunu ancak sesinin tınısında ararmış. O güne dek yazışmaktan hep kaçan bu adam, o gece dilsiz kelimelerin büyüsüne kapılıp gitmiş. Cümleler cümleleri kovalamış, saatler geceye devrilmiş ama Hakan’ın yazma hevesi hiç dinmemiş. Ömründe ilk defa, birine içini bir nehir gibi dökmek istemiş. Ayşe de yüreğine dokunan bu hissin, alelade bir tanışıklık olmadığını iliklerine kadar hissetmiş. Zaman geçtikçe kelimeler köprü olmuş, geceler sese ve harflere bulanmış. Aralarındaki koca şehirler, uzun yollar eriyip gitmiş. İkisinin de göğsünde aynı masum düş filizlenmiş: Gökten düşen karların ya da rahmet damlalarının altında, el ele yürüyebilmek…

Aylar asır gibi geçmiş ve nihayet o beklenen vuslat vakti kapıya dayanmış. İki nehrin birbirine kavuşacağı yer, masal şehri Eskişehir olarak yazılmış. İkisini de günler öncesinden tatlı bir telaş sarmış. Hakan o günü zihninde ilmek ilmek dokumuş, gidilecek yolları çizmiş, biletleri cebine koymuş. Fakat asıl muradı, Ayşe’yi kendi ocağına katmak, babasıyla ve o durmadan her şeyi soran küçük, meraklı yeğeniyle tanıştırmakmış. Hakan, “Bu ufaklık kesin Ayşe’yi soru yağmuruna tutacak” diye içten içe gülümserken; Ayşe’yi de “Ben onlara ne derim?” telaşı ve ince bir mahcubiyet sarmış. Ne var ki Ayşe, henüz tam kesinleşmeyen bu buluşmayı, ola ki bir aksilik çıkar da evdekilerin güveni sarsılır korkusuyla sır gibi saklamış, kendi ailesine dahi açamamış.

Vuslat günü nefes kadar yakınken, Hakan kalbinin en kuytu odalarından dökülen kelimelerle Ayşe’ye bir mektup yazmış. Birlikte kurdukları düşleri, Ayşe’nin karanlık dünyasına nasıl güneş gibi doğduğunu kâğıda nakşetmiş. Ve o mektubu, Eskişehir’den döndüklerinde Ayşe o kapıdan içeri onunla birlikte girer girmez görsün diye, kendi evinin başköşesine bırakmış. Fakat kader, yazılan en güzel destanları bile en keskin uçurumlarda sınarmış. Ayşe valizini kapatıp tam yola düşecekken, evinden aşılmaz bir duvar yükselmiş; izin çıkmamış. O an Ayşe’nin içinde özenle büyüttüğü bütün hayaller, büyük ama sessiz bir gürültüyle tuzla buz olmuş. Pencerenin pervazına yığılıp dışarı baktığında, gökyüzü de onun hüznüne eşlik etmiş ve yeryüzüne lapa lapa kar yağmaya başlamış. Dışarıda yağan kar değil, Ayşe’nin çaresizliğiymiş.

O sırada Hakan, yolları aşıp Eskişehir’e varmış. Beklediği her saniye göğsüne bir taş gibi oturmuş; açılan her kapıda yüreği ağzına gelse de, o kapıdan içeri Ayşe girmemiş. Günlerce bu anı bekleyen, müjdeler hazırlayan Hakan’ın omuzlarına koca bir dağ devrilmiş. O, sevdiği kadının adımlarının sarsılmaz, yollarının apaçık olmasını beklermiş. Ayşe’nin o anki görünmez zincirlerini, çırpınışını tam anlayamamış. Göğsünde büyüyen o devasa kırgınlıkla kendi şehrine, evine dönmüş. Masanın üzerinde duran, umutla yazdığı o sevda mektubuna uzun uzun bakmış… Sonra bütün hayallerini o kâğıtla birlikte buruşturup çöpe atmış. İçindeki yangını söndürememenin acısıyla Ayşe’ye giden bütün kapıları üzerine kilitlemiş.

Ayşe o gece neye yanacağını şaşırmış. Yollarının bağlandığına mı, yoksa can yoldaşı sandığı adamın elini bu kadar çabuk bırakmasına mı? O gece dilsiz ve çaresiz kalmış. Yaşlı gözlerle eline bir kâğıt, bir kalem almış. Sanki Hakan dizinin dibindeymiş gibi, yanan bağrını, bitmez sevdasına rağmen kapana kısılan ruhunu o satırlara akıtmış. Belki o hüzünlü mektup Hakan’a hiçbir zaman ulaşmayacakmış ama Ayşe kalbinin son atışını o kâğıda mühürlemiş. Günler zindan gibi devrilmiş. İki yâr de hasretten kavrulur ama gururun o buzdan kalkanı ardına saklanırlarmış. Nihayet Ayşe, o yıkık köprülerin arasından, sessizliği yaran küçücük bir çatlak bulmuş. Ulaşabildiği o son telden, incecik bir umutla yazmış: “Engeli kaldırır mısın?”

Hakan o tek cümleye uzun uzun, asırlarca bakar gibi bakmış. Sonra buzlar erimiş, engelleri kaldırmış. Yeniden dillenmişler. Ağızlarından dökülen kelimeler sıradanmış belki ama ikisi de harflerin altına saklanan “Seni çok özledim” feryadını duymuş. Konuşma bittiğinde kalplerinde, küllerinden doğan yepyeni bir umut yeşermiş.

Vuslat yeniden ufukta belirince, Ayşe mutfağa girmiş. Bu kez Hakan için, onun o çok sevdiği “süt helvasını” yapmak istemiş. O helva, ateşte sadece sütün ve şekerin kavrulması değil; Ayşe’nin sevgisinin, pişmanlığının ve Hakan’a olan kopmaz bağının somut bir nişanesiymiş. Elleri titreyerek, “Ya istediğim gibi olmazsa, ya yârim beğenmezse?” telaşıyla karmış o helvayı. Her kaşık savuruşunda Hakan’ı düşlemiş, ateşi her harlayışında sanki onunla dertleşmiş. Ve sonunda, o helva altın gibi kızarıp tam kıvamını bulduğunda Ayşe anlamış ki; sevgiyle yoğrulan, yâr için dökülen hiçbir çaba karşılıksız kalmazmış. Bu, sadece bir tatlı değil; yeniden harlanmış bir sevdanın, umudun sembolü olmuş.

Şimdi Hakan gün sayarmış. Hazırlığını yapıp, bu kez o, Ayşe’nin yanına gitmek için yollara düşmeye hazırlanıyormuş. Belki yine gökten karlar düşecek, belki yağmur yeryüzünü yıkayacakmış. Ama ikisi de adları gibi bilirlermiş ki; bir gün o düş mutlaka gerçek olacak, o karların altında elleri birbirine kavuşacakmış.

Ve bu sevda destanını duyan herkesin kalbinde şu söz kalacakmış: “Gerçek aşk, iki insanın hiç sendelememesi, hiç yere düşmemesi değilmiş; en çok kırıldıkları, paramparça oldukları o karanlık darda bile, birbirlerine dönebilecek kadar kalplerinin aynı menzilde atmasıymış.”

Bu Aşk Masalını Beğendiyseniz:

Bu masal burada bitiyor... Ama sizin aşk hikayeniz bu gece unutulmaz bir efsaneye dönüşebilir mi?

Sevgilinizin ismi, hobileri ve özel anılarınızla kişiselleştirilmiş bir aşk masalı oluşturun – AI ile saniyeler içinde hazır, anında PDF indirin!

HEMEN KİŞİSELLEŞTİR (250 TL)
Yorum bırakın

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir