Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler cirit oynarken eski hamam içinde… Ben diyeyim şu dağdan, siz deyin bu dağdan; az gittik uz gittik, dere tepe düz gittik. Altı ay bir güz gittik, dönüp arkamıza baktık ki bir arpa boyu yol gitmişiz… Gökyüzünün elmas gibi parlayan yıldızlarla dolup taştığı, rüzgârın yapraklara ninniler fısıldadığı çok uzak bir diyarda, Kaf Dağı’nın hemen eteklerinde küçük, şirin bir köy varmış.
İşte bu köyde; kalbi pamuktan yumuşak, gözleri pırıl pırıl parlayan Öksüz Kız yaşarmış. Annesi, o daha el kadar bebekken melek olup gökyüzüne uçmuş. Babası, kızcağız öksüz büyümesin diye eve yeni bir anne getirmiş getirmesine ama çok geçmeden babası da amansız bir hastalığa yakalanıp bu dünyadan göçüp gitmiş.
Kızcağız bir başına kalınca, üvey annesi ve onun kendi kızı gerçek yüzlerini göstermişler. Meğer ikisi de pek haset, pek taş kalpli kimselermiş. Öksüz Kız’ın o saf güzelliğini kıskanır, onu bir türlü çekemezlermiş. Evin bütün yükünü onun narin omuzlarına yıkarlar, geceleri uyuması için de ocağın kenarındaki sıcak küllerin üzerini gösterirlermiş.
Ama Öksüz Kız hiç şikâyet etmez, o tertemiz kalbini hiç bozmazmış. Her sabah gün ağarmadan kalkar, evi pırıl pırıl yapar; bahçedeki kuşlara ve sokak kedilerine ekmeğinden kırıntılar verirmiş. Soğuk kış günlerinde, üşüyen ellerini ocağın ateşinde ısıtırken kendi kendine şöyle teselli bulurmuş:
“İyilik yapanın yüzü hep güler, elbet bir gün benim de kederim biter.”
Günlerden bir gün, köyün karşısındaki ulu tepede parlayan Sırça Köşk’te çok büyük bir bahar şenliği yapılacağı duyurulmuş. Padişahın iyi kalpli oğlu Şehzade, eşini bulmak niyetiyle bütün köy halkını bu ziyafete davet etmiş. Üvey anne ve kızı, günlerce hazırlık yapmışlar; sandıklardan sırmalı elbiselerini çıkarıp süslenmişler.
Üvey anne kapıdan çıkarken, kocaman bir çuval buğdayı ocağın önündeki küllerin içine acımasızca döküvermiş: “Biz dönene kadar bu buğdayları küllerin içinden tek tek ayıklayacaksın. Yoksa sana bir lokma ekmek bile yok!” diye bağırıp kapıyı hızla çarparak gitmiş.
Öksüz Kız ocağın başında tek başına kalınca derin bir ah çekmiş. Gözyaşları yanaklarından süzülürken küçücük elleriyle buğdayları küllerin içinden ayıklamaya başlamış ama buğdaylar o kadar çokmuş ki sabaha kadar uğraşsa bitirmesi imkânsızmış. Tam umudunu yitirdiği sırada ocağın içinden altın rengi, sıcacık bir ışık süzülmüş. Işığın içinden tonton, ak saçlı, nur yüzlü bir nine çıkagelmiş. Kızın dağınık saçlarını şefkatle okşayıp sormuş:
“Neden gözlerin yaşlı, benim altın kalpli güzel kızım?”
Öksüz Kız çaresizce içini çekmiş ve ocağa dökülen buğdayları göstermiş. Ak saçlı nine tatlı tatlı gülümsemiş. Elindeki sedef asayı usulca yere vurmuş. Bir anda pencereden yüzlerce minik serçe kuşu kanat çırparak içeri girmiş. Bunlar, Öksüz Kız’ın her sabah ekmeğini paylaştığı kuşlarmış. Kuşlar küçücük gagalarıyla buğdayları küllerden bir bir ayıklayıp kısacık bir sürede tertemiz bir tabağa doldurmuşlar.
Sonra ak saçlı nine asasını Öksüz Kız’ın isli elbiselerine dokundurmuş. Bir anda o eski elbiseler, ay ışığından dokunmuş, üzerinde yıldızların parladığı harika bir kaftana dönüşmüş. Ayağında ise gümüşten, pırıl pırıl parlayan yumuşacık pabuçlar belirmiş. Nine sevgiyle göz kırpmış:
‘Hadi bakalım! Şimdi şenliğe gidip biraz neşelenme sırası sende. Ama sakın unutma, ay tepeden aşıp horozlar ilk kez ötmeden evine dönmüş olmalısın. Yoksa tüm bu sihir bozulur, eski haline dönersin.'”
Öksüz Kız sevinçle Sırça Köşk’teki şenliğe gitmiş. Büyük salonun kapısından içeri adım attığı an, çalan müzik aniden durmuş. Yüzündeki o iyilik ışığı ve üzerindeki ay ışığı kaftanıyla herkesin dikkatini çekmiş. Kimse bu gizemli güzelin kim olduğunu anlayamamış, üvey annesiyle kardeşi bile onu tanıyamamış.
Şehzade kalabalığı yararak ona doğru yürümüş. Onu görür görmez kalbi yerinden çıkacak gibi çarpmaya başlamış. Elini uzatıp onu dansa kaldırmış. Bütün akşam hiç ayrılmadan sarayın bahçesinde yürümüşler, bahçedeki çiçeklerden, ormandaki hayvanlardan konuşmuşlar. Şehzade, kızın sadece dışının değil, içinin de ne kadar merhametli ve güzel olduğunu anlayınca ona derin bir aşkla bağlanmış.
Öksüz Kız hayatında hiç bu kadar mutlu olmamış. Şehzade’nin anlattıklarına o kadar dalmış ki zamanın nasıl geçtiğini hiç anlamamış. Birden uzaklardan boğuk bir horoz sesi duyulmuş. Gökyüzüne bakmış; ay çoktan tepeden aşmış, karanlık dağılmaya yüz tutmuş. Vaktin dolduğunu fark edince, Şehzade’nin elini aniden bırakıp “Gitmeliyim, lütfen beni affet!” diyerek hızla köşkten dışarı doğru koşmaya başlamış.
Şehzade arkasından “Dur, bekle! Adını bile bilmiyorum!” diye bağırmış ama kız durmamış. Nefes nefese merdivenlerden inerken telaşla gümüş pabuçlarından birini mermer basamaklarda düşürüvermiş. Almaya vakti kalmamış, koşarak karanlıkta kaybolmuş. Şehzade merdivenlerde bulduğu o minik, ışıltılı gümüş pabucu avuçlarının içine alıp öylece kalakalmış.
Ertesi gün Şehzade, elinde o gümüş pabuçla köy köy, ev ev gezmeye başlamış. “Bu pabuç kime uyarsa, eşim o olacak!” diye ferman salmış. O iyilik dolu kalbi ne pahasına olursa olsun yeniden bulmak istiyormuş. Sonunda muhafızlarıyla birlikte Öksüz Kız’ın kapısına gelmişler.
Üvey anne heyecanla kendi kızını öne sürmüş. Üvey kız kardeşi pabucu giymeye çalışmış, ayağını zorlamış, canı yanmış ama topuğu ayakkabıya bir türlü sığmamış. Şehzade umutsuzlukla tam evden çıkacakken, ocağın başında başı öne eğik duran kül içindeki kızı fark etmiş. “O da deneyecek!” demiş kararlı bir sesle.
Üvey anne “O sadece bir hizmetçi, ayakkabı onun neyine!” diye itiraz etse de Şehzade dinlememiş. Öksüz Kız köşeden utana sıkıla çıkıp pabucu denediğinde, ayakkabı sanki ayağına göre biçilmiş gibi tam oturmuş. Kız yüzünü kaldırdığında Şehzade, o şefkat dolu gözleri hemen tanımış. Pelerininin altından diğer gümüş pabucu çıkaran kızın, o gizemli güzel olduğu anlaşılmış.
Bunu gören üvey anne ve kızı, yaptıklarından o kadar utanmışlar ki yerin dibine geçmişler. Korkuyla köşeye büzülmüşler. Üvey annesi başını öne eğip mahcup ve titreyen bir sesle mırıldanmış:
“Bizi affet, sana bunca zaman çok haksızlık ettik. Lütfen bizi cezalandırma.”
Öksüz Kız, okyanuslar kadar geniş kalbiyle onlara hiç kin gütmemiş. İntikam almak yerine, kollarını iki yana açıp onlara sımsıcak sarılmış.
Sonunda Sırça Köşk’te kırk gün kırk gece süren, dillere destan bir düğün yapılmış. Öksüz Kız ve Şehzade hayatları boyunca ülkelerini adaletle, tüm insanları şefkatle kucaklayarak yaşamışlar.
Gökten üç elma düşmüş; biri bu masalı anlatanın, biri uslu uslu dinleyen o güzel çocukların, diğeri de ne olursa olsun kalbini temiz tutup her şeye sevgiyle bakan tüm iyi insanların başına. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine…