Masalın Tarihçesi
Dünya masal literatüründe “Hiç Gülmeyen Prenses” (The Princess Who Never Smiled) motifiyle bilinen bu eser, kökeni Balkan ve Slav halk kültürüne dayanan geleneksel bir aşk masalıdır. İlk olarak 1921 yılında Amerikalı folklor araştırmacısı Parker Fillmore tarafından derlenen orijinal adıyla Gülen Prens (The Laughing Prince); asırlar boyunca kulaktan kulağa aktarılarak günümüze ulaşmıştır.
Bir varmış, bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellal, pireler berber iken, uzak diyarların birinde toprağın bereketiyle geçinen bir çiftçi yaşarmış. Bu çiftçinin üç oğlu, bir de dünyalar tatlısı Militza adında bir kızı varmış.
Büyük oğul Mihailo, ömrünü kağıt ve mürekkep arasında tüketirmiş. Babası, “Bu çocuktan ancak bir alim olur” diyerek onu okullara yollamış. Mihailo, satırların arasında kayboldukça hayatın neşesini de unutmuş, her şeye asık bir suratla bakmaya başlamış. Ortanca oğul Jakov ise tam bir alışveriş ustasıymış. Elindekini altına çevirmeyi bilir, her zaman az verip çok almanın hesabını yaparmış.
En küçük oğul Stefan’a gelince… Stefan ne kitaplara gömülmüş ne de altın saymış. Onun tek sermayesi, günün her saati ağzından eksik olmayan o gür kahkahasıymış. Stefan, toprağı sürerken öküzleriyle dertleşir, tarlada ter dökerken kuşlara şarkı söylermiş. Hayvanlar onu öyle çok severmiş ki; Stefan yaklaştığında atlar kişner, inekler yumuşak burunlarını omzuna yaslar, domuzlar ise neşeyle bacaklarının arasından geçerlermiş. Ağabeyleri, “Bu çocuk bir çiftçiden başka bir şey olamaz” diyerek onu küçümserken; Militza ağabeyi Stefan’ı canından çok severmiş.
Aynı krallığın ulu sarayında ise, görkemli ama bir o kadar da kasvetli bir hayat sürermiş. Ülkenin Hükümdar’ı, tek evladı olan kızını bir veliaht gibi yetiştirmek için dünyanın dört bir yanından bilginler getirtmiş. Zavallı Prenses; hukuktan siyasete kadar her şeyi öğrenmiş ama gülmeyi hiç öğrenememiş. Yanındaki başmürebbiye, Prenses ne zaman aynaya baksa “Vakar bir prensesin şanıdır, aynaya bakmak zayıflıktır!” diyerek onu azarlarmış.
Sonunda Prensesin ruhu bu kuruluğa dayanamamış. “Ben tuhaf yaşlı adamlardan ve asık suratlı kadınlardan bıktım! Gülmek istiyorum! “Beni yürekten güldürebilen biri çıkana dek ağzıma tek lokma koymayacağım!” diyerek yemin etmiş.
Hükümdar, kızının inadı karşısında çaresiz kalmış. Dört bir yana: “Kızımı güldürene üç kese altın vereceğim, üstelik onu tahtıma ortak ve kızıma eş yapacağım!” diye haber salmış.
Haber çiftliğe ulaştığında önce Mihailo şansını denemek için saraya gitmiş; kitaplardan öğrendiği o ağır fıkraları anlatmış ama Prenses yüzüne bile bakmamış. Ertesi gün Jakov hevesle sarayın yolunu tutmuş, kurnazlıklarını ballandırmış; ancak Prenses sahteliği hemen sezip ona “Hırsız!” diye bağırarak saraydan kovmuş.
İki ağabey de süklüm püklüm, elleri boş bir halde çiftliğe döndüklerinde; küçük Militza tarlada ekin biçen ağabeyi Stefan’ın yanına sokulmuş. “Saraydaki herkes şansını denedi, artık sıra sende! Git ona o en saçma masalını anlat ağabey. Onun süslü laflara değil, senin içindeki neşeye ihtiyacı var” demiş.
Stefan, en temiz gömleğini giyip sarayın yolunu tutmuş. Saray kapısındaki muhafızlar ve içerideki asık suratlı bilginler ona garip garip baksalar da Stefan hiç oralı olmamış. Hükümdar’ın huzuruna çıktığında, onu kendi ahırındaki huysuz bir boğaya benzetmiş; “Boğadan korkmayan, Hükümdar’dan mı korkar?” diyerek vakarla selam vermiş. Prensesi, yatağında solgun bir halde görünce diz çökmüş ve söze başlamış:
“Prensesim, ben ne bilgiliyim ne de kurnaz. Sırf kardeşim Militza öyle istediği için geldim. İstersen sana, henüz yaşlı bir adam olduğum çocukluk günlerimi anlatabilirim.”
Prenses, bu tuhaf girişle meraklanıp başını kaldırmış. Stefan, hayal gücünün dizginlerini salıvermiş:
“O zamanlar her sabah arılarımı sayarmışım. Bir gün bakmışım ki en iyi arım kayıp! Hemen bir horoza eyer vurup peşine düşmüşüm. Denizi bir ip köprüyle geçmişim; bir de ne göreyim? Bizim arı, bir tarlada sabana koşulmuş, çift sürüyor! Onu hemen kurtarmışım, horoz yorulduğu için de onu elinden tutup yanımızda yürütmüşüm…”
Prensesin dudaklarında bir gülümseme belirmiş: “Horozu elinden mi tuttun Stefan?”
Stefan coşkuyla devam etmiş:
“Elbet ya! Geri dönerken darı başakları göğe kadar uzanmış, ben de gökyüzüne tırmanmışım. Orada cebimdeki iğneyi çıkarıp ortadan bölmüşüm; iğne parçalarından ateş yakıp ısınmışım. Tam karnımı doyuracakken bir de ne fark edeyim? Kafamı nehirde unutmuşum! Koşup gitmişim ki, bir tilki benim kafatasımı kendine yuva yapmış, içinde horluyor…”
İşte o an, sarayın o taş duvarları ilk kez bir kahkahayla sarsılmış. Prenses, öyle bir kahkaha patlatmış ki; kuşlar havalanmış, mürebbiyelerin nutku tutulmuş. “Kafanı mı unuttun Stefan? İlahi, ne harika bir saçmalık bu!” diyerek gülmekten kırılmış.
Prenses güldükçe rengi yerine gelmiş, hemen sofralar kurulmuş. Hükümdar önce “Bir çiftçiyle nasıl evlenirsin?” diye gürlese de, kızının gözlerindeki o canlanışı görünce pes etmiş. “Bize kurnaz vezirler değil, gönül açan bir yürek lazım!” demiş.
Stefan ve Prenses evlenmişler; saray artık her gün şenliklerle dolar olmuş. Stefan’ın “akıllı” ağabeyleri ise, sarayda önemli tavırlarla dolaşıp, “İşte o kahkahacı damat var ya, o bizim kardeşimiz olur!” diye övünür dururlarmış.
Gökten üç elma düşmüş; biri bu masalı anlatana, biri bu hayatta neşeyi koruyana, biri de “saçmalığın” içindeki gizli bilgeliği görebilene…



