Evvel zaman içinde anne tavuk varmış. Bir bahar sabahı, anne tavuğun on tane yumurtası “çıt” diye çatlamış. Yumurtalardan çıkan dokuz civciv; sapsarı ve neşeliymiş. Ancak onuncu yumurtadan çıkan civciv, görenleri hayretler içinde bırakmış. Bu minik civcivin sadece bir gözü, bir kanadı ve bir bacağı varmış. Sanki tam ortadan ikiye bölünmüş gibi göründüğü için herkes ona Yarım Civciv dermiş.
Anne tavuk özel olduğu için Yarım Civciv’in üzerine titrer, onu herkesten korurmuş. Fakat Yarım Civciv büyüdükçe çok inatçı birine dönüşmüş. Kimsenin sözünü dinlemez, küçücük boyuyla dünyayı ben yarattım sanırmış.
Günlerden bir gün, “Bu tozlu çiftlik bana göre değil! Ben Kral’ın sarayına gidip onunla tanışacak kadar önemli biriyim.” diye bağırmış.
Annesi ona yolların tehlikeli olduğunu söylese de Yarım Civciv bir bacağı üzerinde zıplaya zıplaya yola koyulmuş.
Yolda ilerlerken otlar ve çöplerle tıkanmış bir dereye rastlamış. Dere, bitkin bir sesle: “Ah küçük civciv! Lütfen şu otları temizlememe yardım et, akamıyorum.” diye seslenmiş.
Yarım Civciv başını havaya dikmiş: “Seninle uğraşacak vaktim yok, ben Kral’ı görmeye gidiyorum!” demiş ve yardım etmeden zıplayıp geçmiş.
Biraz daha gidince çalılıkların arasında sönmek üzere olan minik bir ateş görmüş.
Ateş titreyen bir sesle: “Küçük civciv! Lütfen bana birkaç kuru dal ver de sönmeyeyim” diye yalvarmış.
Yarım Civciv alayla gülmüş: “Kendi başının çaresine bak, benim işim başımdan aşkın!” diyerek yoluna devam etmiş.
Ormandan geçerken büyük bir ağacın dallarına sıkışıp kalmış, hafifçe esen bir rüzgara rastlamış.
Rüzgar: “Ne olur şu dalları arala da özgürce esip gideyim.” demiş.
Yarım Civciv yine reddetmiş: “Seni kurtarmak benim görevim mi? Ben çok mühim biriyim!” demiş ve arkasına bile bakmamış.
Nihayet Kral’ın sarayına varmış. “Kral beni hemen huzuruna kabul etmeli!” diyerek kapıya dayanmış. O sırada sarayın aşçısı pencereden dışarı bakmış ve bizim minik civcivi görmüş: “Tam da aradığım şey! Kral’ın çorbası için bir civciv eksikti” demiş ve Yarım Civciv’i yakaladığı gibi mutfaktaki tencereye atmış.
Tencerenin içinde su yükselmeye başlayınca Yarım Civciv korkuyla: “Su! Lütfen beni boğma!” diye bağırmış.
Su: “Sen bana yardım etmediğinde ben de çok zordaydım, hatırlıyor musun?” diye cevap vermiş.
Aşçı ocağın altını yakınca ateş harlanmış. Yarım Civciv: “Ateş! Lütfen canımı yakma!” diye yalvarmış.
Ateş: “Sen bana bir kuru dal bile vermemiştin, şimdi ben de sana yardım etmeyeceğim.” cevabını vermiş.
Tam o sırada mutfak penceresinden güçlü bir rüzgar girmiş. Yarım Civciv’i tencereden çekip aldığı gibi gökyüzüne fırlatmış. Rüzgar onu en yüksek binanın tepesine kadar uçurup oradaki demir bir çubuğun ucuna bırakmış.
İşte o günden sonra Yarım Civciv, o yüksek kulenin tepesinde, rüzgar ne tarafa eserse o tarafa dönmek zorunda kalmış. Artık ne yürüyebiliyor ne de yemek yiyebiliyormuş. Tek gözüyle dünyayı izleyen ve rüzgara yön veren bir rüzgar gülüne dönüşmüş. İnsanlar ona her baktığında, kibrin ne kadar kötü bir şey olduğunu ve iyilik yapmanın önemini hatırlamışlar.
Gökten üç elma düşmüş; biri kibrini yenenlere, biri yardımseverlere, biri de bu masalı dinleyen tüm iyi kalpli çocuklara.



