Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; develer tellal, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken… Uzak diyarların birinde, Anderika adlı görkemli bir ülkede, adaletiyle nam salmış Padişah Abraham yaşarmış. Padişah ve eşi otuz yıl boyunca saraylarını neşeyle doldurmuşlar ama bir tek evlat kokusuna hasret kalmışlar.
Padişah bir gece ellerini semaya açıp gönülden bir dua etmiş. Çok geçmeden duaları kabul olmuş ve bir oğulları dünyaya gelmiş. Adını Kalya koymuşlar. Kalya sıradan bir çocuk değilmiş; ay gibi parlar, günlerle değil saatlerle büyürmüş. Akranları emeklerken o yürür, onlar yürürken o kılıç kuşanırmış.
Padişah oğlunu en iyi alimlerin, en usta savaşçıların elinde büyütmüş. Kalya; ok atmayı, ata binmeyi, devlet yönetmeyi öğrenmiş ama gönlü hep başka yerlerdeymiş. Bir gün babasına: “Babacığım, Dünyadaki tüm sanatları öğrendim ama kalbim bir tanesi için atıyor. Kitaplarda okudum; göklerde kuşlar gibi süzülen adamlar varmış. Bana uçmayı öğret.” demiş.
Padişah önce korkmuş ama oğlunun ısrarına daha fazla dayanamamış. Dünyanın dört bir yanına elçiler göndermiş. Üç yılın sonunda yaşlı bir ustayı saraya getirmişler. Usta, Kalya için iki çift kanat yapmış. Aylarca süren derslerde Kalya; rüzgarı koklamayı, kanatlarını bir kuşun tüyleri gibi kullanmayı öğrenmiş. Ancak usta tedbirliymiş; her ders bitiminde kanatları kilitli bir odada saklar, anahtarı da boynunda taşırmış.
Bir gün Kalya, merakına yenik düşmüş. Anahtarı gizlice alıp kanatları kuşanmış. O sırada babasının sarayında büyük bir şölen varmış. Kalya, herkes eğlenirken sarayın en yüksek kulesine çıkmış. İlk başta aşağı bakınca yüreği ağzına gelmiş, dizleri titremiş. Ama derin bir nefes alıp kendini boşluğa bırakmış. Tam o sırada çıkan sert bir fırtına, genç şehzadeyi bir yaprak gibi uzaklara, bilmediği topraklara sürüklemiş.
Gözlerini açtığında masmavi bir denizin kıyısındaki yabancı bir ormandaymış. Kanatlarını bir çalılığın altına gizleyip şehre inmiş. Kimliğini gizlemek için üzerine eski bir kaftan almış ve yaşlı bir adamın yanında konaklamaya başlamış. Şehri gezerken, yüksek duvarlarla çevrili, kapısı kilidi olmayan, sadece kuşların girebildiği mermer bir saray görmüş. Halk, buranın uğursuz olduğunu ve içinde güzeller güzeli Prenses Salia’nın hapis tutulduğunu fısıldarmış.
Kalya o gece dayanamamış. Kanatlarını takıp gece karanlığında mermer sarayın balkonuna konmuş. İçeride Prenses Salia mışıl mışıl uyuyormuş. Kalya, kızın güzelliği karşısında büyülenmiş. Onu uyandırmaya kıyamamış ama orada olduğunu anlaması için kendi parmağındaki yüzüğü prensesin başucundaki sehpaya bırakıp sessizce uçup gitmiş.
Ertesi sabah Salia uyandığında yüzüğü görmüş, kalbi hiç bilmediği bir heyecanla çarpmış. “Bu kapalı saraya kim gelebilir?” diye düşünmüş ve o gece uyumayıp beklemeye karar vermiş.
Gece yarısı Kalya tekrar gelmiş. Tam pencereden içeri süzülecekken Salia onu yakalamış. “Dur yabancı! Sen kimsin? Kuş musun, melek misin yoksa bir hırsız mı?” diye sormuş.
Kalya şaşkınlıkla maskesini çıkarmış ve her şeyi anlatmış; uzak ülkesini, uçma sevdasını ve fırtınanın onu buraya nasıl getirdiğini…
Salia ise: “Alimler on beş yaşımdan sonra bir felaket yaşayacağımı söylediler, babam da beni korumak için buraya kapattı.” diye anlatmış.
O geceden sonra Kalya her gece uçarak gelmeye başlamış. Ama bir gün, prensesin annesi kızını ziyarete geldiğinde odadaki yüzüğü görmüş. Gizlice beklemeye karar vermiş. Kalya’yı kanatlarıyla inerken görünce çığlığı basmış.
Askerler Kalya’yı yakalayıp Padişah’ın huzuruna çıkarmışlar. Padişah öfkeyle: “Kızımın sarayına nasıl sızarsın? Sen bir büyücü müsün?” diye sormuş.
Kalya: “Ben büyücü değil, Anderika Padişahı Abraham’ın oğlu Kalya’yım. Kızınızı sevdim” demiş.
Padişah önce inanmamış. “Eğer gerçekten şehzadeysen ve uçabiliyorsan, bize bunu kanıtla. Eğer başaramazsan cezan ölümdür” demiş. Kalya kanatlarını kuşanmış, tüm saray halkının gözü önünde gökyüzüne yükselmiş. Öyle zarif süzülmüş ki Padişah hayran kalmış.
Padişah gülümseyerek kızına bakmış, Salia’nın da gözleri aşkla parlıyormuş. “Kızımı korumak için onu eve hapsettim ama kader ona kanatlı bir koruyucu göndermiş” diyerek ikisinin evlenmesine izin vermiş.
Kırk gün kırk gece düğün yapılmış. Kalya ve Salia, devasa bir gemiyle Anderika’ya dönmüşler. Baba Abraham, oğlunu ve gelinini görünce dünyalar onun olmuş. Yaşlı padişah tacını oğluna devretmiş. Kalya ve Salia, hem yerde hem gökte adaletle hüküm sürmüşler.
Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine. Gökten üç elma düşmüş; biri bu masalı anlatana, biri dinleyene, biri de her zaman özgürlüğün peşinden koşan cesur yüreklere…



