Prens Bayaya Masalı

Prens Bayaya Masalı

Bir kraliçenin küçük yalanı ikiz prenslerin kaderini değiştirir. Maceraya atılan prens, cadının lanetiyle uyuyan üç prensesi gerçek aşkın öpücüğüyle kurtarır.

Bir varmış, bir yokmuş. Uzak diyarların birinde, kral ordularıyla cephelerde çarpışırken, sarayda büyük bir sevinç yaşanmış. Kraliçe, sağlıklı ikiz oğullarını dünyaya getirmiş. Saray halkı coşkuyla kutlamalara başlamış; haberciler atlarını dörtnala sürüp bu müjdeyi krala ulaştırmak için yollara düşmüşler.

Kraliçe, bebeklerini kucağına almış; birinin diğerinden yalnızca birkaç dakika önce doğduğunu biliyormuş. İçinde tuhaf bir his uyanmış: Bu küçük fark, belki de onların kaderini tamamen değiştirecekmiş.

Yıllar su gibi akıp geçmiş. İkizler hızla büyümüşler. Büyük olan doğuştan maceracı ve savaşçı bir ruha sahipmiş. Daha yürümeye yeni başladığında sarayın taş döşeli avlusunda koşar, kendisine hediye edilmiş küçük ata tırmanmaya çalışır, rüzgarı saçlarında hissederek özgürlüğün tadını çıkarırmış.

Küçük kardeşi ise sarayın yumuşak halılı odalarını, kitapları ve sessiz köşeleri tercih edermiş. Bahçeye nadiren çıkar, annesinin yanında huzur bulurmuş. Bu sakin ve içe dönük hali, kraliçenin kalbini daha çok ısıtırmış; annesi, farkında olmadan küçüğünü biraz daha fazla severmiş.

Aradan yedi yıl geçmiş, kral nihayet uzun savaşlardan zaferle dönmüş. Oğullarını ilk kez gördüğünde gözleri parlamış, göğsü gururla kabarmış. Kraliçeye dönüp: “Hangisi büyük, hangisi küçük?” diye sormuş.

Kraliçe, bir an duraksamış. İçindeki anne sevgisi ağır basmış; sakin, kendine yakın hissettiği küçüğünü işaret ederek, “Bu büyük olan” demiş. Belki de savaşçı ruhlu olanın tahtın yükünü taşıyamayacağından korkmuş, belki de küçüğünün daha çok korunmaya ihtiyacı olduğunu düşünmüş. Kral, karısının sözüne güvenmiş ve küçüğü veliaht ilan etmiş. Sarayda şenlikler düzenlenmiş, törenler yapılmış. Ama bu küçük yalan, kaderin akışını sessizce değiştirecekmiş.

Zaman ilerlemiş, ikizler yakışıklı delikanlılara dönüşmüş. Gerçek büyük olan sarayın duvarları arasında sıkılıp bunalmaya başlamış. Bir gün, çocukluğundan beri sadık yoldaşı olan atına içini dökmüş.

At, birden insan sesiyle: “Evde mutsuzsan dünyaya açıl. Ama babanın izni olmadan gitme. Yanına kimse alma, benden başka ata binme. Bu sana şans getirecek.” diye konuşmuş.

Prens şaşırmış, ama atının gözlerindeki bilgelik onu rahatlatmış. Annesi hemen razı olmuş; babası ise uzun iknalardan sonra kabul etmiş. Veda günü gelmiş çatmış. At eyerlenmiş, prens ailesine sarılıp atına binmiş ve dörtnala uzaklaşmış. Atı, on yedi yaşına rağmen genç bir tay gibi güçlü ve çevikmiş; sanki gizli bir sihir onu dinç tutuyormuş.

Uzak diyarlara taşımış prensi, ta ki ufukta büyük bir şehir belirene dek. Ana yoldan sapmışlar, bir tarlayı geçip dev bir kayaya varmışlar. At, ön ayağıyla yere üç kez vurmuş; kaya yarılmış ve içinde geniş bir ahır açılmış.

At: “Beni burada bırak. Şehre git, dilsiz bir yolcu gibi davran. Saraya çık, kralın hizmetine gir. İhtiyacın olduğunda kayaya üç kez vur, ben yanına gelirim.” demiş.

Prens atına güvenerek dediğini yapmış. Saraya vardığında kral, sessiz ama akıllı görünen bu genç adama acıyarak yanına almış. Artık ona Bayaya diyorlarmış. Kısa sürede onu sevmeye başlamışlar: Saray işlerini düzenler, krala akıl verir, her görevi yerine getirirmiş. Konuşmasa da işaretleri ve çizimleriyle herkes onu anlamış.

Kralın üç güzel kızı varmış. Bayaya onlarla vakit geçirir, bahçede çelenk örer, desenler çizer, altın iplik eğirirmiş. Kızların üçü de onu severmiş, ama en küçüğü ayrı bir yakınlık hissedermiş. Bayaya’nın onun için yaptığı her şey daha özenli, daha parlak olurmuş; çünkü farkında olmasa da en küçüğe karşı içinde büyük bir sevgi varmış.

Bir sabah Bayaya saraya girerken kapıların siyah bezlerle örtülü olduğunu, hizmetçilerin ağladığını görmüş. Taht odasına koştuğunda kralı derin bir keder içinde bulmuş. İşaretlerle: “Ne oldu efendim?” diye sormuş.

Kral iç çekerek: “Dün gece büyük bir tören düzenledik; soyluları, komşu krallıkları davet ettik. Ama ormanda yaşayan yaşlı bir cadı, davet edilmediği için öfkelenip gece yarısı ortaya çıktı. ‘Beni çağırmadınız!’ diye haykırdı. Elini kaldırdı ve kızlarıma lanet okudu: ‘Bu gece derin bir uykuya dalacaksınız. Sizleri ancak gerçek aşkın öpücüğü uyandırabilir.’ dedi ve kayboldu. Kızlarım o geceden beri gözlerini açmıyor.” diye anlatmış.

Bayaya hemen kayaya koşmuş, atına her şeyi anlatmış.

At: “İşte bunun için buraya geldin. Laneti sen bozacaksın. Ahırdaki sandıkta üç özel elbise seni bekliyor: kırmızı, beyaz ve mavi. Her gece birini giy, sırayla kızların odasına gir ve onları öp. Ama kimliğini gizli tut.” demiş.

Ertesi gece Bayaya kırmızı elbiseyi giymiş, en büyük prensesin odasına sessizce girmiş. Eğilmiş, kızı alnından nazikçe öpmüş. Prenses gözlerini açmış, gülümsemiş: “Rüyamda yakışıklı bir yiğit gördüm…” demiş. Ama Bayaya çoktan gölgelere karışmış.

İkinci gece beyaz elbiseyle ortanca prensesin yanına gitmiş. Yine alnından öpmüş; kız uyanmış, sevinçle etrafına bakmış. Yiğit yine ortada yokmuş.

Üçüncü gece mavi elbiseyi giymiş, kalbi hızla çarparak en küçük prensesin odasına varmış. Bu kez eğilmiş ve dudaklarından öpmüş. Prenses gözlerini açtığında yiğidin gözlerine bakmış; o anda ikisi de birbirine derin bir aşkla bağlanmış. Prenses, “Sen… Bayaya mısın?” diye fısıldamış. Bayaya başını sallamış ve ilk kez: “Evet, benim.” demiş.

Sarayda büyük bir sevinç yaşanmış. Cadının laneti bozulmuş, kızların üçü de hayata dönmüş. Kral, Bayaya’nın gerçekte kim olduğunu öğrendikten sonra onu damadı ilan etmiş. En küçük prensesle kırk gün kırk gece süren muhteşem düğünler yapılmış.

Bu Hikayeyi Beğendiyseniz:

Yorum bırakın

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir