Bir varmış, bir yokmuş. Zamanın birinde, Bağdat şehrinde yalnız yaşayan bir hamal varmış. Bir gün pazarda sepete yaslanmış beklerken, güzel mi güzel bir genç kız yanına yaklaşmış. Kız, altın işlemeli ipek bir örtüye sarınmış, ayaklarında nakışlı çizmeler, saçları ipek ve altın tellerle örülüymüş.
Tatlı bir sesle hamala: “Sepetini al da bana uy!” demiş.
Hamal sepetini almış, kızın peşine düşmüş. Kız önce meyveciye uğramış, türlü türlü meyveler, kuru yemişler almış: Şam fıstığı, badem, kuru üzüm… Sonra kasaba gitmiş, etler almış. Ardından şarapçıya, eski ve güzel kokulu şaraplar…
Tatlıcıya, her çeşit baklava, helva, lokum… Çiçekçiye, mis kokulu çiçekler… Tüm bunları hamalın sepetine doldurmuş. Hamal yükü sırtlanmış, kızın peşinden bir güzel eve varmışlar.
Ev muhteşemmiş: Mermer sütunlar, altın işlemeli kapılar, içeride havuzlar, kuşlar… Kapıyı açan ikinci bir genç kızmış, o da ablası kadar güzelmiş. Üçüncü kız ise evin hanımıymış, en güzeli de buymuş. Üçü de kardeşmiş. Hamalı içeri almışlar, yükü boşaltmışlar.
Sonra hamala bir altın vermişler ve: “Yoluna git, ey hamal!” demişler.
Ama hamal gitmemiş. Kızların güzelliğine, evin zenginliğine, sofradaki şaraplara, meyvelere, çiçeklere bakıp kalmış. Kızlar gülmüşler:
“Neden gitmiyorsun?”
Hamal demiş ki: “Ey hanımlarım, böylesi güzel bir gün görmedim ömrümde. Bırakın da sizinle kalayım, eğlenelim.”
Kızlar kabul etmişler, ama bir şart koşmuşlar:
“Burada ne görür ne duyarsan, sana ait olmayan şeye karışma, dil uzatma! Yoksa hoşuna gitmeyecek şeyler işitirsin.”
Hamal razı olmuş. Sofraya oturmuşlar, yemişler içmişler, şarkılar söylemişler. Derken kapı çalınmış. Gelen üç sakallı dervişmiş, her birinin sağ gözü kör. Onlar da içeri alınmış, aynı şartla: Merak etme, soru sorma!
Gece ilerlemiş, şaraplar içilmiş, müzik çalınmış. Ama evin hanımıyla kız kardeşleri arada hüzünlenip ağlamışlar. Sırtlarında sopa izleri varmış, iki kız kardeş köpek şekline dönmüş gibi havlayıp ağlamışlar. Hamal ve dervişler şaşırmış, ama şart yüzünden susmuşlar.
Derken dışarıdan gürültü gelmiş. Meğer Halife Harun Reşid, veziri Cafer ve kılıçdarı Mesrur, tebdili kıyafet gezmeye çıkmışlar. Müzik sesini duymuşlar, kapıyı çalmışlar. Kızlar korkmuş, ama halifeyi tanımamışlar, onları da içeri almışlar, aynı şartla.
Halife meraklanmış, hamal ve dervişlere sormuş: “Bu evde neler oluyor? Bu izler, bu ağlamalar ne?”
Misafirler susmuş, ama halife ısrar etmiş. Sonunda evin hanımı demiş ki:
“Ey misafirler, eğer hikayemizi merak ediyorsanız, önce siz kendi başınızdan geçenleri anlatın. Hoşumuza giderse kalırsınız, gitmezse yolunuza.”
Önce hamal anlatmış: “Ben sıradan bir hamalım, bugün bu eve geldim, hepsi bu.” demiş.
Sonra üç derviş sırayla hikayelerini anlatmışlar. Her biri kral oğluymuş, aşk yüzünden büyülenmiş, sağ gözlerini kaybetmişler, acılar çekmişler.
En sonunda kız kardeşler sırayla kendi hikayelerini anlatmışlar:
Büyük kız Zübeyde: Bir tüccarın oğluyla nişanlanmış, ama düğün gecesi bir ifrit kaçırmış onu. İfritle savaşmış, ama sırtı yaralanmış.
İkinci kız: Benzer bir büyüyle köpek yapılmış.
Kapıcı kız da benzer acılar çekmiş.
Hikayeler bitince halife çok etkilenmiş. Kızlara yardım etmiş, büyüleri bozdurmuş, dervişlerle evlendirmiş. Hamala da bol altın verip uğurlamış.
Ve böylece herkes mutlu olmuş. Allah’ın rahmeti üzerlerine olsun.
Şehrazad sabah olunca susmuş. Kral demiş ki: “Devamı yarın!”
Ey bahtı açık okuyucu, Binbir Gece Masalları‘nın bu öyküsü, kaderin cilvelerini, aşkın acılarını ve merhametin zaferini anlatır.



