Yılan Kral ve Cesur Aşık

Yılan Kral ve Cesur Aşık

Okuyacağınız bu masal, kökleri İskandinav mitolojisine uzanan ve dönüşüm sembolizmiyle dolu ünlü ‘Yılan Kral’ (King Lindworm) efsanesinin özgün bir varyasyonudur.

Okuyacağınız bu masal, kökleri İskandinav mitolojisine uzanan ve dönüşüm sembolizmiyle dolu ünlü ‘Yılan Kral’ (King Lindworm) efsanesinin özgün bir varyasyonudur.

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken… Uzak diyarların birinde, halkı tarafından çok sevilen genç bir Kral ve dünyalar güzeli bir Kraliçe yaşarmış. Saraylarında her şey varmış ama mutlulukları yarım kalmış; çünkü bir türlü çocukları olmuyormuş. Kraliçe bahçedeki çiçekleri severken, Kral ise tahtını bırakacak bir varis hayaliyle iç geçirir dururmuş.

Bir gün Kraliçe, kederli bir halde sarayın bahçesinde dolaşırken karşısına yaşlı, beli bükülmüş ama gözleri ışıl ışıl bir kadın çıkmış. Yaşlı kadın, Kraliçe’nin derdini hemen anlamış.

“Neden böyle dertlisin güzel kızım?” diye sormuş.

Kraliçe içini çekerek: “Derdim büyük teyze, kimse çare olamaz. Kralımla bir evladımız yok, koca saray bize zindan oldu.” demiş.

Yaşlı kadın gülümseyerek: “Çaresiz dert yoktur. Beni iyi dinle. Bu akşam gün batarken bahçenin köşesine, içi boş bir su tası koy. Sabah gün doğarken gidip bak. Tasın içinde iki gül göreceksin: Biri kırmızı, biri beyaz. Eğer oğlun olsun istersen kırmızı gülü, kızın olsun istersen beyaz gülü ye. Ama sakın ha, ikisini birden yeme! Yoksa sonu felaket olur.” diyerek ortadan kaybolmuş.

Kraliçe sevinçle saraya dönmüş. Denileni harfiyen yapmış. Sabahın ilk ışıklarıyla bahçeye koştuğunda, tasın içinde parlayan iki muazzam gül bulmuş. Biri kan kırmızısı, diğeri kar beyazıymış.

Kraliçe kararsız kalmış. “Kırmızıyı yesem oğlum olur, savaşlara gider, hasret çekerim. Beyazı yesem kızım olur, evlenir gider, yine yalnız kalırım” diye düşünmüş. O sırada güllerin kokusu başını döndürmüş. Bir anlık gafletle, önce beyaz gülü yemiş. Tadı o kadar güzelmiş ki, kendisine hakim olamayıp yaşlı kadının uyarısını unutarak kırmızı gülü de yutuvermiş.

Zaman su gibi akmış. Doğum vakti geldiğinde sarayda büyük bir telaş başlamış. Ancak ebe kadınlar korkuyla odadan kaçışmış. Kraliçe ikiz doğurmuş ama ilk doğan bebek, beyaz gülün ve işlenen hatanın bedeli olarak insan suretinde değil, pulları parıldayan küçük bir ejderha şeklinde gelmiş dünyaya. Hemen ardından ise nur topu gibi, sağlıklı bir oğlan çocuğu doğmuş.

Kraliçe dehşet içinde kalmış. Kral, halkı korkmasın ve krallığın adı lekelenmesin diye ejderha bebeği hemen ormanın derinliklerindeki eski bir kuleye kapattırmış. Kimseye bundan söz edilmemiş. Prens sarayda el bebek gül bebek büyürken, ejderha ormanda, karanlıklar içinde tek başına, gitgide vahşileşerek büyümüş.

Yıllar geçmiş. Prens, yakışıklı ve cesur bir delikanlı olmuş. Evlilik çağına gelince Kral, oğluna “Git, kendine layık bir eş bul” diyerek onu altı beyaz atın çektiği görkemli bir arabayla yola çıkarmış.

Ancak Prens saraydan daha yeni ayrılmış ki, orman yolunda yer sarsılmış. Ağaçların arasından devasa o Ejderha çıkmış ve yolu kesmiş.

“Dur bakalım küçük kardeş! Benden önce evlenemezsin! Bana bir damat getirmeden, sana gelin yok!” demiş.

Prens korkuyla arabasını hemen geri sürmüş. Babasına, yolu korkunç bir canavarın kestiğini ve evlenmesine izin vermediğini anlatmış. Kral, oğlunun korkusunu yatıştırmış ve ona başka bir yoldan gitmesini söylemiş.

Ancak Prens ertesi gün başka bir yoldan tekrar yola çıktığında, aynı Ejderha yine yolunu kesmiş ve aynı sözleri tekrarlamış. Prens çaresizce saraya geri dönmüş.

İşte o zaman Kraliçe, daha fazla saklayamamış ve gözyaşları içinde her şeyi itiraf etmek zorunda kalmış.

Kral çaresiz kalmış. Lanetin bozulması için önce büyük kardeşin, yani Ejderha’nın evlenmesi gerektiğini anlamışlar. Başka çareleri kalmayınca, Kral uzak ülkelere haber salmış…

Uzak diyarlardan hevesli bir prens gelmiş. Düğün yapılmış ama damat gelini ancak gerdek odasında görmüş. Ertesi sabah odaya girenler, damattan geriye hiçbir şey bulamamış. Ejderha, laneti yüzünden ve vahşi doğasından ötürü kocasını yemiş. İkinci bir prens daha gelmiş, onun sonu da aynı olmuş. Artık krallıkta korku dağları sarmış, kimse sarayın kapısından geçmez olmuş.

Kral kara kara düşünürken aklına sarayın yakınındaki kulübede yaşayan yaşlı çoban ve onun zeki, iyi kalpli oğlu gelmiş. Kral, çobanı çağırmış:

“Oğlunu kızımla evlendireceksin. Seni altına boğarım” demiş.

Çoban yalvararak: “Etmeyin Kralım, o benim tek varlığım. İki prensi yiyen canavar, benim garip oğlumu sağ bırakmaz.”demek istemiş.

Ama Kral’ın emri kesinmiş. Çoban ağlaya ağlaya durumu oğluna anlatmış.

Çobanın oğlu, kaderine küsüp ormanda bir ağacın dibine oturmuş. “Ben ne yapacağım?” diye kara kara düşünürken, ağacın kovuğundan yaşlı bir kadın çıkmış (belki de Kraliçe’yi uyaran o kadındı).

“Neyin var delikanlı?” diye sormuş.

Oğlan derdini anlatınca kadın gülümseyerek: “Korkma. Dediklerimi yaparsan hem canını kurtarırsın hem de büyük bir iyilik yaparsın. Düğün gecesi için dokuz kat gömlek giy. Yanına bir kova küllü su, bir kova taze süt ve sert çalı süpürgeleri al.” demiş ve ortadan kaybolmuş.

Düğün gecesi gelmiş çatmış. Saray halkı, Çoban Oğlu’na acıyarak bakıyormuş. Gece olunca kapılar kapanmış ve devasa Ejderha yavaşça oğlana yaklaşmış:

“Yanıma gel, sevgili prensesim!” demiş.

Çoban Oğlu korkusunu bastırıp cesurca cevap vermiş:
“Önce sen soyun, ben de bir gömlek çıkarayım!”

Ejderha şaşırmış; daha önce kimse böyle bir şart koşmamış. Kıvranarak derisini dökmeye başlamış ve her seferinde Çoban Oğlu bir gömlek çıkararak üzerine atmış. Bu oyun sabaha kadar sürmüş; Ejderha dokuz kat derisini dökmüş, Çoban Oğlu da dokuz gömlek çıkarmış. Artık Ejderha tamamen savunmasız kalmış.

O anda Çoban Oğlu, yaşlı kadının dediği gibi çalı süpürgelerini küllü suya batırıp Ejderha’yı dikkatlice yıkamış, ardından taze sütle durulamış ve şefkatle sarıp yatağa yatırmış. Yorgunluktan oracıkta uyuyakalmış.

Sabah güneş doğarken Kral ve Kraliçe, korku içinde kapıyı açmışlar. Gördükleri manzara karşısında dillerini yutacaklarmış. Odada kan veya kemik yokmuş. Yerde, dünyanın en güzel kızı mışıl mışıl uyuyormuş, yanında da cesur Çoban Oğlu… Küllü su ve süt, lanetli deriyi eritmiş, altından gerçek prenses çıkmış.

Prensese yapılan büyü bozulmuş, Kraliçe’nin hatası telafi edilmiş. Kral, sözünü tutmuş ve Çoban Oğlu’nu veziri yapmış, kızıyla da kırk gün kırk gece süren gerçek bir düğünle evlendirmiş. Prens de kendine uygun bir eş bulmuş. Herkes barış ve mutluluk içinde yaşamış.

Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine. Gökten üç elma düşmüş; biri bu masalı düzeltip anlatana, biri sabırla dinleyene, biri de zorluklar karşısında aklını ve cesaretini kullananlara…

Bu Hikayeyi Beğendiyseniz:

Bu masal burada bitiyor... Ama sizin aşk hikayeniz bu gece unutulmaz bir efsaneye dönüşebilir mi?

Sevgilinizin ismi, hobileri ve özel anılarınızla kişiselleştirilmiş bir aşk masalı oluşturun – AI ile saniyeler içinde hazır, anında PDF indirin!

HEMEN KİŞİSELLEŞTİR (250 TL)
Yorum bırakın

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir