Bil ki ey bahtı açık ve adil hükümdar, Şehrazad bir gece şöyle anlatmaya başlamış:
Bağdat’ın en parlak günlerinde Halife Harun Reşid tahtında oturuyormuş. Bir sabah Dicle Nehri’nin sularında büyük bir sandık yüzüyormuş. Balıkçılar sandığı kıyıya çekip açtıklarında, içinden genç ve güzel bir kadın çıkmış. Bu acı haber halifenin sarayına ulaşınca yüreği öfkeyle dolmuş. Hemen sadık veziri Cafer’i yanına çağırtmış ve:
“Ey Cafer, bu olayı üç gün içinde aydınlatacaksın. Gerçeği ortaya çıkar, suçluyu bul. Aksi takdirde seni ve aileni en ağır cezaya çarptırırım!” diye emretmiş.
Cafer korkuyla sarayı terk etmiş. Günlerce Bağdat’ın sokaklarını, çarşılarını, mahallelerini dolaşmış; ipucu aramış, tanıklara sormuş, ama eline hiçbir şey geçmemiş. Tam umudunu yitirmişken, sarayın kapısında genç bir adam belirmiş. Yanında iki küçük oğluyla birlikteymiş. Adam halifenin huzurunda eğilmiş ve titreyen bir sesle:
“Ey Müminlerin Emiri, nehirde bulunan o kadın benim eşimdi. Onun ölümünden ben sorumluyum. Ne karar verirseniz başım üstüne” demiş.
Halife merakla: “Niçin böyle bir şey yaptın? Anlat bana, belki bir hafifletici sebep vardır” diye sormuş.
Genç adam gözleri yaşla dolmuş, derin bir iç çekişle hikayesini anlatmaya başlamış:
“Eşim uzun zamandır ağır hastaydı. Günlerden bir gün bana dönüp, “Canım elma istiyor, bir tatlı elma olsa da yesem” dedi. O sırada Bağdat’ta elma bulmak çok zordu; hele böyle güzel, sulu elma hiç yoktu. Karımın hatırını kırmamak için yollara düştüm. Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra Basra’ya vardım. Orada halifenin özel bahçesinden üç tane en güzel elmayı üç altın dinara satın aldım. Sevinç içinde eve döndüm, elmaları eşimin başucuna koydum. Ama o, bir tanesine bile dokunmadı.
Birkaç gün sonra dükkanımda otururken yanımdan iri yarı bir zenci köle geçti. Elinde benim getirdiğim o özel elmalardan biri vardı; onunla oynuyor, gösteriş yapıyordu. Dayanamadım, “Bu elma nereden?” diye sordum.
Köle: “Sevgilim hediye etti. Karısı hasta yatıyormuş, kocası Basra’dan üç elma getirmiş. O da birini bana verdi.” diye cevapladı.
Bu sözleri duyunca içimde kıyamet koptu. Öfke gözlerimi kararttı, aklım başımdan gitti. Eve koştum, kalan elmaları saydım: Sadece iki tane vardı. Karıma sordum. O “Hiçbir şey bilmiyorum” dedikçe öfkem büyüdü. Kendimi tutamadım ve büyük bir hata işledim. Sonra korku ve pişmanlıkla onu bir sandığa koyup gece karanlığında Dicle’nin sularına bıraktım.
Ama ey Halife, şimdi gerçeği öğrendim ve yüreğim paramparça. Eve döndüğümde büyük oğlum ağlıyordu. “Neden ağlıyorsun?” diye sordum.
O masumca: “Annemin elmalarıyla oynuyordum. Birini alıp sokağa çıktım. O zenci köle elmayı gördü, elimden aldı. “Bu nereden?” diye sordu. Ben de “Babam Basra’dan anneme getirdi” dedim. Köle elmayı alıp gitti” dedi.
İşte o anda anladım: Karım suçsuzdu. Kölenin yalanı yüzünden masum bir cana kıymışım. Şimdi ne ceza verirseniz razıyım. Yeter ki çocuklarım babasız, yetim kalmasın; onlara merhamet edin. demiş.
Halife genç adamın içtenliğini, gözlerindeki derin pişmanlığı görmüş. Yüreği yumuşamış, onu bağışlamış. Bu kez öfkesini yalancı köleye yöneltmiş: “Cafer! O köleyi üç gün içinde bul getir. Bulamazsan yine senin başına gelecekler!” diye emretmiş.
Cafer bir kez daha aramaya koyulmuş. Günler geçmiş, yine iz yok. Üçüncü günün akşamı idam edilmeye giderken evine uğramış, sevdikleriyle vedalaşmış. Küçük kızı babasına sıkı sıkı sarılmış. Cafer kızının cebinde bir şey fark etmiş: O nadir elmalardan biri parıldıyormuş!
“Kızım, bu elma nereden?” diye sormuş.
Küçük kız gülümseyerek: “Köle Reyhan amca verdi baba! Oyun oynarken hediye etti” demiş.
Cafer şaşkınlık içinde köle Reyhan’ı çağırtmış. Köle her şeyi itiraf etmiş: Elmayı çocuktan almış, sonra sevgilisine “hediye edildi” diye yalan söylemiş.
Cafer köleyi hemen halifeye götürmüş. Halife bütün hikayeyi dinleyince hem hayret etmiş hem de gülümsemiş:
“Allah’ın hikmeti ne büyük! Üç elma neredeyse üç canı yok ediyordu, ama gerçek er ya da geç ortaya çıktı. Ey Reyhan, seni de affediyorum. Ama karşılığında benden daha ibret dolu, daha harika bir hikaye dinleyeceksin!” demiş.
Cafer de bunun üzerine “Nuruddin Ali ile Oğlu Bedreddin Hasan’ın Uzun Hikayesi”ni anlatmaya başlamış…
Şehrazad burada sözünü kesmiş. Sabah ışıkları odayı doldurmaya başlamış. Kral Şehriyar merak içinde: “Devamını yarın anlat, Şehrazad!” demiş.
Ey değerli okuyucu, Binbir Gece Masalları’nın bu dokunaklı hikayelerinden biri olan Üç Elma Masalı, kıskançlığın insanı nasıl kör edebileceğini, aceleyle verilen kararların nelere mal olabileceğini ve gerçeğin er ya da geç aydınlığa çıkacağını anlatır.
Aynı zamanda pişmanlığın gücünü, bağışlamanın yüceliğini ve kaderin beklenmedik yollarını duygusal bir derinlikle gözler önüne serer.



