Bir zamanlar, uçsuz bucaksız diyarların birinde, dünyada yapayalnız kalmış güzeller güzeli küçük bir kız yaşarmış. Gökyüzündeki yıldızlar kadar parlak ve saf bir kalbi varmış bu küçük kızın. Ne yazık ki hayatta tutunacak hiçbir dalı, başını sokacak sıcak bir yuvası, hatta üzerinde uyuyacağı yumuşak bir yatağı bile yokmuş. Bütün serveti, üzerindeki eski püskü kıyafetleri ve iyi kalpli birinin eline tutuşturduğu bir dilim somun ekmekten ibaretmiş.
Buna rağmen küçük kızın yüzünden tebessüm, yüreğinden umut hiç eksik olmazmış. “Dünya çok büyük, elbet benim de rızkım bir yerlerdedir” diyerek bir sabah erkenden yollara düşmüş.
Az gitmiş, uz gitmiş… Dağları tepeleri aşarken karşısına beli bükülmüş, açlıktan ayakta zor duran yaşlı bir adam çıkmış. Adam titreyen ellerini uzatarak, “Güzel kızım, günlerdir boğazımdan tek lokma geçmedi. Ne olur bana yiyecek bir şeyler ver, açlıktan yığılıp kalacağım” diye yalvarmış. Küçük kız hiç düşünmeden elindeki o tek dilim ekmeği yaşlı adama uzatmış. “Afiyet olsun amca, umarım bu sana güç verir” diyerek sevgiyle gülümsemiş ve yoluna devam etmiş.
Yolculuğu sürerken dondurucu rüzgarlar esmeye başlamış. Rüzgarlı bir tepede, soğuktan yanakları al al olmuş, tir tir titreyen küçük bir çocukla karşılaşmış. Çocuğun başında onu ayazdan koruyacak bir şapkası bile yokmuş. Kız hemen kendi başındaki yün şapkayı çıkarmış, şefkatle çocuğun başına takmış. Çocuğun yüzündeki minnet dolu bakış, küçük kızın içini ısıtmış.
Hava giderek kararıyor, rüzgar iyice dondurucu bir hal alıyormuş. Ormanın girişinde bu kez de üzerinde incecik kıyafetlerle büzüşmüş başka bir çocuk görmüş. Küçük kızın merhametli yüreği buna da dayanamamış. Kendi yeleğini çıkarıp çocuğa sıkıca giydirmiş.
Gece tamamen çöktüğünde ormanın derinlikleri zifiri karanlığa bürünmüş. Tam bu sırada karanlığın içinde zayıf bir ses duymuş. Gidip baktığında, soğuktan donmak üzere olan küçücük bir çocuk daha bulmuş. Küçük kız, hiç tereddüt etmeden üzerindeki son hırkayı da çıkarıp çocuğun omuzlarına örtmüş.
Artık ormanın ortasında yapayalnızmış. Üstelik soğuktan korunabileceği hiçbir kıyafeti kalmamış. Ama kalbi o kadar huzurluymuş ki, en ufak bir pişmanlık dahi hissetmiyormuş. Başını gökyüzüne kaldırmış ve içinden, “Nasıl olsa gece çok karanlık, kimse beni görmüyor. Elimdekileri ihtiyacı olanlarla paylaştığım için çok mutluyum” diye fısıldamış.
Tam o anda, gökyüzünde benzeri görülmemiş bir mucize gerçekleşmiş! Geceyi aydınlatan o milyonlarca parlak yıldız, süzülerek yeryüzüne, küçük kızın etrafına yağmaya başlamış. Yere değen her bir yıldız, şıngır şıngır sesler çıkararak saf altından, gıcır gıcır paralara dönüşüyormuş!
Sadece bu kadar da değil! Küçük kızın üzerinde bir anda en kaliteli ipeklerden dokunmuş, pırıl pırıl, yepyeni bir elbise belirivermiş. Şaşkınlık ve tarifsiz bir sevinç içinde eteğini açan küçük kız, gökten yağan altın yıldız paralarını eteğine doldurmaya başlamış. Eteği kısa sürede taşıyamayacağı kadar çok altınla dolup taşmış.
O büyülü geceden sonra küçük kız bir daha asla yoksulluk, açlık ve yalnızlık çekmemiş. Sahip olduğu bu sonsuz zenginliği yine yardıma muhtaç insanlarla paylaşarak, ömrünün sonuna kadar iyilik, bolluk ve mutluluk içinde yaşamış. Gökten üç elma düşmüş; biri bu masalı anlatanın, biri dinleyenlerin, diğeri de kalbindeki iyiliği hiç kaybetmeyenlerin başına…